Ocak 24, 2022
Ana Sayfa » Blog » Oscar’a Doğru En İyi Beş Film

Oscar’a Doğru En İyi Beş Film

Dünyevi algıların fabrika ayarları ile oynandığı, hayata ilişkin ezberlerin geriye dönülemez biçimde bozulduğu dönemden geçiyoruz. Zamanın ruhu 1999 yapımı Matrix ile açıklanabilir. Yaşanan küresel değişimin kaçınılmaz biçimde kültür hayatını olumsuz etkilemesine rağmen umutlu olmaya yetecek düzeyde birbiri ardına güzel filmler ortaya çıkıyor. Devasa bütçeli teknolojik gösterilerin bilgisayar oyunu tadındaki yapımları dışında sinemada iki ana akım belirleyici durumda. Bir yanda hikâye anlatma tekniğini bir bulmaca veya legonun yap-boz parçaları haline getirerek serbest dramaturjiye yaslanan, karakter çalışmasını oyuncaklı bir seyirlik gibi sunan filmler var. Diğer grupta ise öyküsünü sağlam ve ikna edici karakterlerle besleyen, belli bir dönemi anlatırken bile zamansız olma başarısını yakalayan filmler var ki benim kişisel tercihim de bu tarzdan yana.

Klasik hikâye kurgusu ile seyircisine ilk sekanstan sonuna kadar duygusal ve zihinsel yolculuklar yaptıran filmler, zamanın ruhuyla birlikte “sinema hayattır” tezini her zamankinden daha güçlü biçimde hissettiriyor. Bu anlamda 2021-2022 döneminde her biri diğerinden muhteşem 5 film sıralayacağım; hepsinin Oscar listesinde yer alması benim için sürpriz olmaz.

Licorice Pizza: Birbirlerine doğru koştuklarını bildikleri halde bir türlü tam manasıyla sevgili olamayan “yaş farkı” mağduru iki gencin hikâyesi, sıradan bir “kavuşamama” hikâyesinin çok ötesinde görkemli bir beyazperde büyüsü yakalıyor. Herkesin “iyi” olduğu, kirlenmemiş bir dünya içindeki iki ana karakter, Cooper Hoffman (Philip Seymour’un oğlu) ve Alana Haim’in oyunculukları hafızalara kazınacak kalitede. 1970’lere ilişkin kurgusal detayları naif, henüz masumiyetini yitirmemiş dünyanın el kitabına dönüştüren yönetmen Paul Thomas Anderson renk, ışık, dekor başta olmak üzere kusursuz bir 1970’ler panoraması çiziyor. Licorice Pizza klasik sinemada bu yılın en iyisi.

The Last Duel (Son Düello): Yönetmen Ridley Scott ortaçağda geçen bir hikâyeyi öylesine mükemmel biçimde işliyor ki, tarihi 1386 yerine 21. yüzyıla getirsek insana ait kin, güce tapma, nefret, pusu kurma ve kadın ayrımcılığının sadece yol ve yöntem değiştirdiğini, özünde aynen korunduğunu görürüz. Ana öyküyü üç karakterin dünyası üzerinden anlattığı halde tekrara düşmemeyi başaran Ridley Scott adeta sinema dersi veriyor.

 

The Power of the Dog: Bastırılmış duygular, sosyal baskının ağırlığı altında ezilerek kimsenin kendi gibi olamadığı, “sürünün parçasına” dönüştüğü hayatların hikâyesi unutulmaz bir film ve çok etkileyici bir edebiyat uyarlamasına dönüşmüş. Thomas Savage’ın aynı adlı romanından uyarlanan The Power of the Dog, 1925 yılında Montana’da geniş bir çiftliğe sahip olan iki kardeşin hayatına odaklanıyor. Bastırılmış cinselliğinin öfkesini yakın çevresinden çıkartan ağabey, kardeşinin karısı ve onun önceki evliliğinden olan oğlu ile saplantılı biçimde uğraşıyor. Jane Campion kendisini sevmeyi bilmeyen kimseyi sevemez deyişinin yansıması olan ağabey karakteri üzerinden cinsiyete göre herkese giydirilen “tek tip elbiseyi” dört dörtlük bir sinema diliyle eleştiriyor ve “toksik erkeklik” normlarının insanı nasıl başka bir şeye dönüştürdüğü meselesine odaklanıyor. Duygularına geçit vermeye başladığı an dinginleşen Phil ile kendisinden çok genç olan Peter’ın akıl-duygu ikileminde mantığı seçerek yoluna devam etmesi filme muazzam bir kreşendo yaptırıyor.

The Hand of God (Tanrının Eli): Klasik olmaya aday bir dönem filmi. İtalyan yönetmen Paolo Sorrentino 1980’lerde Napoli’de geçen, Fabietto adında futbol tutkunu bir çocuğun hayatını Amarcord (Fellini) tadında anlatıyor. Futbol sevgisinin peşinden giderken aile trajedisiyle hayatı alt üst olan Fabietto’nun sinema yönetmeni olma idealini gerçekleştirme çabası ve dönemin ruhuna ait incelikler; “Tanrının Eli” defalarca seyredilmeyi hak eden, çok özel bir film.

Dune (Çöl Gezegeni): Bilim kurgu sinemasının temelini oluşturan Çöl Gezegeni-Dune kitap olarak 1965’te basıldı. Yazar Frank Herbert kitabının devamı niteliğinde beş roman daha yazdı ve hepsinde hem kurgusal bütünlüğü korudu, hem de insanlığın 8 bin yıl sonrasına ait bugün bile bir benzeri olmayan öngörülerde bulundu.

Başta Yıldız Savaşları olmak üzere sayısız bilim kurguya esin kaynağı olan Dune, romanın birebir filme dönüşmesi noktasında bugüne dek hep eksik ya da başarısız kalmıştı. Yönetmen Denis Villeneuve kitabın olay örgüsüyle paralel giden kurgusuyla zor işi başarıyor. Bilim kurgu türüne rağmen teknolojik gösterileri mümkün olduğunca dengede tutan Villeneuve, doğa-insan ilişkisi ile taht oyunları ve bütün bunların arasında hayatta kalma mücadelesi içindeki karakterlerine odaklandığı sinemasıyla modern bir klasik yaratıyor.

Haldun Armağan

11 Ocak 2022, Ankara

Kaynak Site

İlgili Yazılar

Cazda Davulun Değişimi

admin

Deliorman ve Aliyev Bu Hafta İzmir’de

admin

Süreyya’da Nostalji ile Devrim Arasında

admin

Yorum Ekle