Hüznün Çocukları da ‘Mutlu Olma Sanatı’ ile Mutlu Olabilir mi?

Hüznün Çocukları da ‘Mutlu Olma Sanatı’ ile Mutlu Olabilir mi?
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın

[ad_1]

“Mutlu ol yeter…” “Aman onlar mutlu olsunlar da…” Her şey onların mutluluğu için…” İçimizde bu cümleleri daha önce hiç duymamış, muhatap olmamış kimse yoktur sanırım. Oysa “Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz.” diyen Pascal, Mutlu Olma Sanatı[1] kitabında mutluluğun reçetesini veren Bertrand Russell’in aksine yaşanılan anda mutlu olmanın imkânsızlığından söz eder. Mutlu bir hayat bir reçeteden devşirilebilir mi? Russell’in ‘Mutluluğun ve mutsuzluğun nedenleri’ başlıkları altında sunduğu reçetelere bakılacak olursa; mutluluk, yapılan işle, ilgi alanlarıyla ve dışa dönük ilişkilerle kazanılıp, insanın kendi içine dönmesi ve hüzünlerine teslim olmasıyla kaybedilen bir duygu. Yani, kişinin hüznü veya mutluluğunda etkili olan tek etken kendi bireysel yaşamsal döngüsü Russell’e göre. Evet, çekememezlik, ‘elalem ne der?’ kaygısı basit insanları mutsuz eden ego oyunlarıdır ama hüzünlü insanların ıstıraplarının kaynağı değildir tüm bunlar. Yüce idealler uğruna hüzünlenen insanın acısından ve gözyaşından da mutluluk akabilir.

Yazar, yer yer mutluluğun kişinin kendisine bağlı olduğunu, yani kişinin iç dünyasına etki eden sevme-sevilme-paylaşma gibi duyguların da mutluluğu yahut mutsuzluğu üzerinde etkin olduğunu dile getirir. Fakat insanın kendi içine dönmesini, kendi içinin zindanına gömülmesi olarak tarif eder ve mutluluğu dış dünyada aratır. Oysa ki insan acılarından dahi mutluluk ve huzur devşirebilir. Istırabın iç titreten aynı zamanda insanı iyileştiren ulvi bir yanı vardır.

‘Öteki’ insanın hayatına dokunamamış insanın mutluluğu sürekli ve kalıcı olabilir mi? Hayır, çünkü insan bir başkasıyla gelişen, güzelleşen bir dinamiğe sahip. Her insan bir başkasından kalkarak kendine doğru yol alabilirse aradığını bulabilir. Hayatımızdaki mutluluğu-mutsuzluğu sorgularken, dünyadaki acıları, sefaletleri, kıyım ve zulümleri de hesaba katıyorsak vicdanlı ve erdemli insanlarız demektir. Vicdanlı bir insandan her dem mutlu olması, şen kahkahalar atması beklenemez, çünkü vicdan merhametin de kaynağıdır. Merhamet, kalbi bir başkasının acısına açan, onun yaşadığı acıyı hissetmekle kalmayıp, o acıyı dindirebilmek için çabalayan asil insanların erdemi. İnsan sürekli mutlu olmak zorunda mıdır ve bu mümkün müdür ki? Belki de insan kalabilmek için mutsuz da olunmalıdır ve belki de mutluluk, mutluluk arayışından ve mutluluğu kovalamaktan vazgeçmeyi bilmektir? Aradığımız yalnızca kalbin sükunu. Mutsuz insanlar yalnızlıktan, kendileriyle vakit geçirmekten korkan ve kaçan insanlardır ki bu insanlar eğlence mekanlarında, anlamsız kalabalıklarla fazlaca vakit geçirerek akan zaman içinde kendilerini yani mutsuzluklarını uyuştururlar. Alış veriş çılgınlığı da mutsuzluğun bir tür dışa vurumudur. Adını felsefe tarihine kötümser olarak yazdıran Schopenhauer’in radikal kötümserliği değil elbette söz ettiğim şey; Schopenhauer’e göre dünya kötü bir yerdir, acı ve keder her yerde hazır ve nazırdır. İyimser bir dünya profilinden çok uzak olan bu kötümser filozofun aksine, kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insanın en kötü insan olduğuna çünkü bu tarz bir insanın kendi mutluluğu için her yolu, bütün kötülükleri deneyebileceğine inanıyorum. Asıl erdemli olan tavır ise bireyin kendi mutluluğu için başkalarını mutsuz etmemesi, kimseyi kullanmamasıdır. Diyebiliriz ki bir insan ancak içinde yaşadığı toplumun mutluluğu için de çabaladığı müddetçe huzura kavuşabilir.

Hedonizmin insana dayattığı ‘mutlu hayat’ arayışıyla insanlar bir şekilde bedensel ve ruhsal zevkin doruklarına çıkmaya zorlanırlar. Evet, sekülerizmin imzası vardır bu dayatmaların altında, peki mutluluk neden sürekli dışarılarda? Kariyer ve statü sahibi olmanın getirdiği saygınlık mutluluğun kaynağı değildir, çünkü mutluluk dış dünyamızda değil, iç dünyamızdadır. Mutlu ve huzurlu bir hayat için insanın kendini güvende hissettiği samimi ilişkiler, yeteneklerini ortaya koyabileceği bir meslek hayatı gerekli fakat yeterli değildir. Mutlu bir hayat için anlamın peşinde de koşmalıdır insan. İnsan içindeki boşluğu doldurabilmek için sürekli arayan, fakat ne aradığını bilmediği veya yanlış yerlerde aradığı için mutsuzluğa kapılan bir varlık. İnsan yaşadığı hayatı yalnızca kendisi için değil, içinde bulunduğu toplum ve dünya için yaşadığında, yaşam daha anlamlı bir hal alır. Benlikten sıyrılmış, benliği aşmış böyle bir insan hayatı, huzuru ve mutluluğu da beraberinde taşır.

Tıpkı metafizik filozofların başında gelen Aristo’nun da ifadesi gibi mutluluk, tüm insanların en yüksek arzusu ve hevesidir ama mutluluğa giden yol, statü sahibi olmaktan, sınırsız sahip olma- satın alma gücünden, konforlu bir hayatı yaşamaktan değil; dış dünyaya karşı duyarlılıktan, samimi insan ilişkilerinden, yakalanan ve her daim büyütülen anlam duygusundan, yani erdemlerden geçer. Başka bir deyişle, insan kendinde en yüksek değerleri var ettiği takdirde mutluluğa ve sükuna erişecektir. “Mutlu yaşam, iyi ve dürüst yaşam demektir.” der Russell de.

Mutluluk, güç, konfor, eğlence, şöhret gibi dışsal faktörlere bağlı değildir ve değişen dış faktörlere gönül koymaz hemen. Evet, mutsuz olmak için sayısız neden vardır ama mutluluk da mutluluğun peşinde koşmaktan vazgeçmekten geçer çoğu zaman. Russell’in Mutlu Olma Sanatı isimli eseriyle aynı ismi paylaşan eserinde Alain de “Zaferler” adlı yazısında mutluluğu “peşinden koşmayanları gelip bulan bir ödül” olarak tanıtır bize. Mutluluğun satın alınamayacak ve dışarıda değil, yalnızca kendi içimizde aramamız gereken bir kavram olduğunu şu şekilde belirtir: “Mutluluk o vitrindeki, bedelini satın alıp ödeyip sardırarak alıp götürebileceğiniz bir eşya değildir, iyi dikkat etmişseniz, o eşya vitrinde kırmızıysa, evinizde de kırmızı, vitrinde maviyse, evinizde de mavi olacaktır. Oysa mutluluk ancak onu ele geçirdiğiniz zaman mutluluk olur; onu çevrenizde kendinizin dışında arayacak olursanız hiçbir şey size mutluluk gibi görünmez. Yani mutluluk üzerine ne mantık yürütebilirsiniz, ne de bir tahminde bulunabilirsiniz; onu hemen elde etmek gerekir.”[2]

Nietzsche de, mutluluğun sürekli bir iyi hissetme durumu olduğu görüşüne katılmaz üstelik. Nietzsche’ye göre huzurlu ve endişesiz yaşamak, hayata daha büyük anlamlar vermeyen vasat insanların arzusudur. Çünkü yalnız sinesi sızlamayan ve çirkinliklerden müteessir olmayanlar yani kendilerini hayattaki iyilik ve kötülüğün bir parçası olarak görmeyen, gerçeklerin farkına varmayan insanlar kesintisiz mutluluğa sahip olabilir. ‘Öteki’nin acısını görebilmenin, hissedebilmenin insanı insan kıldığına inandım hep, çünkü mutluluk değil ama ıstırap insanı ayık ve uyanık tutar, ince insan kılar insanı her acı. Dünyada acı çeken milyarlarca insan varken biz neden onlardan biri olmayalım? Bizim mutluluğumuz neden bir başkasının hayatını da ışıtamasın? Vicdanımız yaptığımız kötülükleri bize fısıldamıyorsa elbette bizler de çok mutlu insanlar olabiliriz. Dünyadaki acılarda ve kötülüklerde payımız olduğunu düşünmüyorsak, kaybettiğimiz anlamı ve huzuru elbette bir alışveriş merkezinde satın alabiliriz.

[1] Bertrand Russell, Mutlu Olma Sanatı, Çev: Yunus Sağlamtürk, Say Yayınları, 2019.

[2] Alain, Mutlu Olma Sanatı, Çev: Yaşar Nabi Nayır, Varlık Yayınları, 2004.

[ad_2]

Kaynak site

admin

admin

Talebemektebi bir sevdanın hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »