Tanıdık Bir Korku

Tanıdık Bir Korku
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın


Tanıdık Bir Korku
“Jopie derdi ki bana: .. ödüm kopuyor kımıldamaya, yasak bir şey yapacağım diye.”[1]

“Yolculuğa mı çıkıyordum? Hiçbir zaman yeterince hazır değilmişim gibi geliyordu bana.” Yolculuk için geçerli olan düşünce, bu gibi küçük metinler için bile geçerli olabiliyor benim için. Bu kaygı, metni yazamayıp durmama engel değilse de daha tedbirli ve tabii ki daha yavaş olmamı sağlıyordu, yoksa daha kusursuz ve daha az çelişik olmayan metinler için değil. (“Genişim ben, çoklukları barındırırım içimde.” Walt Whitman)

Bana göre şimdi, şu anda parası olmadığı için, “Eğer param olsa şu gördüğüm kişiyi, şu tanıdığımı paraya boğardım.” diyen ile şimdi, şu anda parası olup da, “Ben hiç kimseye bir kuruş bağışlamam.” diyeni karşılaştırırsam eğer zengin, pinti ve şimdi için dürüst olan kişi benim açımdan daha ahlaklıdır. Eğer evrensel bir ahlak yasası varsa tabi.. Aslında gerçek bir insan olan Montaigne: “Bence, paralı olan herkes cimridir!” diyerek bu düşünceyi sağlamlaştıran kalın bir çivi çakmıştır. Hem de iyi bir çekiçle tek bir darbede, “Tak!” diye. Ben elbette yazıyı dünyamızda disipline eden Platon’un bahsettiği şu zenginlikten bahsetmiyorum: “Zenginlik kör değildir; üstelik bilgelikle aydınlandığı zaman duru görüşlüdür.” Din ile bilimi kendi içinde tam bir dengeyle kuran hemen hemen tek insan olan Blaise, insana büyüklük kazandıran şeyin düşünce olduğunu söyler, zenginlik değil. Magna Moralia kitabında, mantığı bilmeyenin kendine ait bir düşüncesinin olabileceğine inanmayan Aristoteles de, “Nitekim zenginlik gibi imkânlar iyi birilerinin elinde iyiye, kötü kimselerin elinde kötüye kullanılır.” der. Umutsuzların zenginliği küçümsediğini vurgulayansa, denemelerinde gerçekliği, -hakikati demek istemiyorum bir tür kirliliktir o artık- soğuk olarak önümüze koyan Francis’ti sanırım. Bu da her insanın eline düşecek bir şey değil sanki. Çünkü Kör Baykuş romanındaki kişi gibi değiliz, “Hayat tecrübelerimden anladım ki,” der evin duvarındaki çatlağa konuşan kişi, “başkalarıyla benim aramda korkunç bir uçurum var.”

Demek zenginliğin sadece zenginlikle de pek bir ilgisi yok. Zenginliğe olan bu farklı bakış, okuma ve kitaba karşı olan farklı tavrı akla getiriyor. Okuma için de, “Eğer vaktim olsaydı çok okurdum.” derler. Bu bir kalıp ifadedir ve bir kalıp ifadenin ne bir ruhu vardır ne bir karakteri. Yine de bu ifadeyi “Okumak ne ya, bir tek okumaya değer bir kitap var o da … kitabıdır.” demekle karşılaştırırsak bu ilk ifade en az on defa daha anlamlıdır artık bundan. Neyse abartmayalım en az iki defa anlamlıdır. Burada gerçek işim, eğer varsa, bu kitapların adlarını vermeyerek bu kitapları vurgulamak değildir. Yani en azından sadece vurgulamaktan korktuğumuz kitapları gizlemek değil. Sadece bu tek kitabı bildiğiniz gibi tanıdık bir korku yüzünden gizledim. Sadece çoğunlukla sadece o okumadıkları kitapta diretiyorlar. O tek kitabı da okuma eyleminin ta kendisi saymak.. “Boşluk Üzerine İncelemeye Önsöz” adlı felsefi bir denemede, “..kendilerini kısıtladıkları kitaplar kadar sınırlıdırlar.” der. İyi ki onu da okumuyorlar ama, sadece okunması gereken tek kitap diyorlar o kadar. Çünkü tek kitabı olanlar her zaman insanlık için tehlikelidir. Sivil bir tarih yazımında bu daha çıplak görülecek bir gerçekliktir belki de. Ama bir tek örnek biliyorum, hem de tehlikeli değil korkmak da gerekmiyor. Suyu bulandıran Borges, sadece İncil’i, tüm hayatı boyunca sadece İncil’i okuyup da daha sonrasında büyük bir metin eleştirmeni olan bir rahipten bahseder. Daha öncesinde Homeros ve Hesiodos Eskiçağın İncil’iydi ama ben daha sonraki İncil’lerden bahsediyorum.

Büyük konuşacak değiliz ama sanırım okumaya bakışın bunca aşağılamayla görüldüğü toprak parçaları azdır şu dünya. İşin elbette ki daha az ilginç olan kısmı da şudur: Okuyanlar da okuduklarına sırtını dönüyor. Onları da tanıyorum der Aziz Augustinus. Dante de Aziz’den Cehennemi kurmuştur onlar için, ama tüm cehennemler aynı ve bir olamayabilir. O tanıdık korkulardan mı? Beyefendi Marcel Proust ya da Tanpınar’ın bu kadar büyük bir yaratıcı olmasını bir türlü çözemediği o biricik Proust, “Okuma,” diyordu Okuma Günleri kitabında, “..zihin için artık eğlencelerin en yücesinden, özellikle en yüceltici olanından biridir; çünkü yalnızca okuma ve farkındalık, zihnin ‘güzel davranışlarını’ sunar.” (Okur: Okumak için okur.) Yoksa neden bir şair; Waldo’dan, Dante’den hatta Rumi’den ve de Goethe’den bahsedebiliyor olsun ve bu şairin okuru da bu ‘insan’ şairleri okumuş olduğuna inansın? Onların otoritelerini bunca çarpıtıp kullanmış olmalarını memnuiyetle kabul etmeli hâlâ? Sadece öylesine bir okumanın hatası olamaz bu. Bu arada belki de şair Sezai K’ın beklediği Altın Çağ gelmiş bulunmakta bu toprak parçasında, tüm akan o binlerce kelime, sayfa ve o kitaplarında anlatıp da beklediği…

“Peki kim o zırvalayan

Yok efendim insanın kökeni,

Sanatın ve hayatın özü hakkında”[2]

 

Hangi ruh hali bunu yaptırıyor bize, şu söylemek istediğimizi söyleyememek… Oysaki insan utanmalı denir, eğer düşünerek istediği şeyi düşünmeye varamıyorsa. Evet, o korku, ben tanıyorum bu korkuyu ve korkuyorum. Georg Büchner Woyzeck adlı oyunda “Korkutmayın beni, doktor! Kaç kişi öldü korkudan, yalnızca korkudan. …” der. Ama ben “Korkunca başka biri oluyorsun!” diye korkuyu belirten ironik bir şiir dizesini daha çok tutuyorum. Bu da cani olmayan bir şairin dizesiydi. Yine aynı oyunun sonunda cinayetle karşılaşan bir polis memuruna Georg Büchner şöyle dedirtir. “Polis: İyi bir cinayet, tam bir cinayet, güzel bir cinayet.. Bundan iyisi can sağlığı artık.. Ne zamandır böyle güzeli düşmemişti.” Yalnız onlarda kurgusal yapıtlarda oluyordu, bu toprak parçasında gerçek yaşamda olduğunu söylememe gerek bile yok. Ama koca Roma İmparatorluğu’nun bir zamanlar iyileri onurlandırdığını, kötüleri şiddete başvurmadan cezalandırdığını tüm insanlık tarihi biliyor. Hayır, bu korku beni öfkelendirmiyor, öfke sağlığa iyi gelmez, bilimsel değildir çünkü. Belki bunalmışızdır sadece. Aristoteles’in “Dünyada en korkulacak insan bunalan insandır.” der ama peki ya bunalan bir toprak parçasındaki tüm bunalan insanlar? “Ben burada tutsaklara özgü bir tür öfkelenme buluyorum.” (Belki de tüm metin bu düşünceyi dile getirmek için kurdum.) Belki de öyle karamsar olduk ki, içimiz öyle karmakarışık ki; kış geldi artık ne zaman duvarda montumuzu asılı görsek ‘ağlamamız geliyor’ hep. İslam filozofu Farabi’nin, hani siyasetin uygulamada kusur taşıyacağını ve bundan dolayı bunu dışına çıkan filozof, sanırım Mutluluğun Kazanılması kitabında olacak, “Allah,” diyordu “bizi gizli, perde kullanarak zalimlik yapanlardan korusun,” çünkü diyordu “zaten herkes apaçık zalimlik yapanları bir anda görür ve ifşa eder. Bunun için de hemen hemen bir akla bile ihtiyaç yoktur.” Denemeler’de de bu tür kişiler için iyi bir benzetme var. “Bu takım alçak, sinsi, kaypak kişiler karanlıkta uçan oka benzerler.” Bunu Firdevsi de söyleyebilirdi sanırım. Gerçi o Şehname’de şöyle der, “Tanrıya karşı kim nankörlükte bulunursa her yerden kalbine korku dolar.” Ya da şöyle der, “Zâlim Dahhâk, bu eza cefa altında kıvranarak, korkusundan sanki ciğeri parça parça oldu.” Yoksa bu korkuya karşı, “Katlan ve kendini tut”, Sayın Epiktetos’un sık sık andığı bu özdeyişi kendine bayrak mı yapmalı insan? Hz. Muhammed de, “Sus ve kurtul!” der ama bu dünya için demiyordu bunu.

Oysaki şimdi korku üzerine korkmadan biraz düşünüyoruz. “Çözün,” zincirinizi der başka biri “çözün, kurtarın ve korkmayın, özgür olan kimse silahını bırakır.” Bu tür etkileyici düşüncelere gelemiyoruz artık, demek propaganda sloganları, salt en kaba indirgeyişlerle yaşama geçer. Ama bir adet yarım öksürdükten sonra da, “Bilge kişi, gerçekliğin karşısında özgür ve etkilenmezdir, yazgının ona getirdiğine dingince katlanır.” Bunu da söyleyince ilk düşünceyi böylece dengelemiş oluruz. Ama Goethe’nin Şeytan’ı olan, hani insan Faust’u okurken bazen ona hak vermekten kendini alamadığı şeytanı, Mefistofales’in şunu dediğini de unutmayalım, “Yaşasın cesaretini yitirmeyenler.” Milton’un Şeytan’ından alıntı yapmak için, kararsızım sadece. Gerçi insan tehlikeye girmeden nasıl yeni bir şey öne sürebilsin ki?

Tekrar deneyimlenemeyecek yapıtların “yarı” sahibi olan Franz K’nın, korkunun ona nasıl etki ettiğine dair o gerçek mektubunun başında dile getirdiği şeyi ben burada sona alıyorum. “Geçenlerde bir ara, neden senden korktuğumu savunduğumu sormuştun. Her zaman olduğu gibi sana verecek yanıt bulamamıştım; bunun nedeni kısmen sana karşı gerçekten duyduğum korku, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek için konuşurken aşağı yukarı bile olsa toparlayamayacağım kadar çok ayrıntının gerekiyor olmasıdır. Sana burada yazılı yanıt vermeye çalışsam, yanıtım epeyce eksik kalır, çünkü yazarken bile korkum ve bunun sonuçları beni senin karşında durduruyor, çünkü konunun boyutu belleğimi ve aklımı fazlasıyla aşıyor.”[3]

Tamam, korkmamak iyidir, ama hiçbir şeyden korkmayan biri kahraman değil, ahmaktır denir, yoksa doğrusu tersi miydi acaba? Yine de kimse sonsuz huzurlu yaşamı, sonsuza kadar mahvedemez. Burada iyi şeyler var demiyorum, ama kötü şeyler de var diyemiyorum. Çünkü kendimize kötüyüz diyemiyoruz, bu insanın doğasına aykırıdır. Belki biz de burada bu korku dolu kısacık yolculuk yüzünden Kafka’nın mektubu gibi epey eksik kaldık. Belki de korkunun tam tanımını bile yapamadım. Hani şu Aydaki Kadın romanında yapılan bir adres tarifi gibi oldukça tuhaf oldu bu tanımımız, “Şemsi Paşa. Şeyh Muslihittin. Daha aşağıda Aziz Mahmut Hüdayi Efendi. Ayasofya vaizi. Yaşadığı müddetçe asıl saltanat. Her şeye rağmen, her değişikliğe rağmen asıl saltanat.”

Biri romanının ön sözünde “Zeki okur,” der, “benim söylemediklerimi söylediklerimden çıkarmalıdır.” Romancının, bir okur olarak bana böyle seslenmesi hoşuma gitmemişti, çünkü okurunu taciz edenlerin pek beğenilmeyeceğini hissederiz, ama yazarın ilk tür engizisyonculardan kurtulmak için, tür diyorum çünkü biliyorsunuz her çağda türünü değiştirir engizisyon, başka bir yol bilmiyordur kim bilir?

 

Not: Eğer bu gibi küçük metinler ithaf edilebiliyorsa, ben burada bu metni tanıdığım ikinci gerçek, deneyimli bir okur olan, arzu edilecek bir okurdur o, Mihemed Şarman’a ithaf ediyorum.

 

[1] Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Çev.: Can Yücel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017.

[2] “Od adlı şiir”, Ralph Waldo Emerson, Seçilmiş Şiirler, Çev.: Volkan Hacıoğlu, Artshop Yayıncılık, 2016.

[3] Franz Kafka, Babaya Mektup, Çev.: Regaip Minareci, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2015.

Kaynak site

admin

admin

Talebemektebi bir sevdanın hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »