Uykusuzluktan Uykuya, Uykudan Uyanışa

Uykusuzluktan Uykuya, Uykudan Uyanışa
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın


Uykusuzluktan Uykuya, Uykudan Uyanışa

 

Bazen kendi kendimin elinden kurtulurdum

Kalbimi bir çamurda çırpınırken bulurdum

Sabahattin Ali

 

Yazar Henry Miller’ın kaleme aldığı Uykusuzluk – İnsomnia ya da İşbaşında[1] adlı kitabı, diğer tüm kitapları gibi epey sıra dışı! Henry Miller; kapitalizmi reddederken sosyalizmi efendi değiştirme olarak gören, yirminci yüzyılın başkaldırıcı yazarlarından biri. İnsomnia diğer kitaplarında olduğu gibi yine bir otobiyografiden oluşuyor.

Uykusuzluk kitabında sözü edilen Japon kadın, Miller’ın 1967’de, yetmiş altı yaşındayken tanışıp âşık olduğu kabare sanatçısı Hoki Tokuda.[2]

Anaïs Nin, Miller için şunları söylüyor; “Yazıları ateşli, yıldırım gibi, girift, hain ve tehlikeli. Yazdıklarının gücünü, o günahtan arındırıcı, yıkıcı, gözüpek, korkunç gücünü seviyorum. Yaşama duyulan hayranlığın, coşkunun, her şeye olan tutkulu ilginin, enerjinin, taşkınlığın, gülüşün ve ansızın patlayan fırtınaların bu tuhaf karışımı aklımı başımdan alıyor. Her şey silinip süpürülüyor: ikiyüzlülük, korku, basitlik, yalancılık. İçgüdünün ortaya konması bu! Birinci tekil kişiyi, gerçek adları kullanıyor; düzenden biçimden hatta kurmacadan bile nefret ediyor.”[3]

Henry Miller kitabında, genç Hoki Tokuda’ya olan karşılıksız aşkı sonucu on beş gün boyunca uykusuzluk çekmesini yazıya dökmüş. Kuşkularını gün yüzüne çıkarmış. Karşılık bulamadığı aşkı, kendi içine dönmesine yol açmış. Satırlarında bu süreçte yaşadıklarını, “Umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde, özellikle onun orada, yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan, ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona, ya da odanda volta atarsın, hem küfür hem dua edersin, sarhoş olursun, ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın. Aşk. Yalnızca aşk. Hoş bir ölüm şekli,” diyerek anlatıyor.

Haruki Murakami’de Uyku[4] adlı kitabında, uykusuzluk çeken bir Japon kadını anlatıyor. Kanımca Murakami’nin Uyku’su, Miller’ın Uykusuzluğu ile ilişkili. Uyku daha birçok kitapla ilintili! En başta Tolstoy’un Anna Karenina’sıyla. Dostoyevski’nin kitaplarıyla.

Her ne kadar kitabın adı Uyku olsa da, on yedi gün boyunca gözünü dahi kırpmadan geçen uykusuzluk süreci anlatılır kitapta. Uykusuzluk değildir aslında anlatılan, uykudan uyanıştır. Gerçekte yaşanan bir epifanidir.

Kitaplarında olağanüstü metaforlar kullanan Murakami, Uyku kitabıyla da yine hayran olacağımız güzel işlenmiş metaforu(ları) yani sızılı bir uyanışı anlatmıştır. Kitabı okurken, yazar okuyucusuyla birlikte oyun oynar. Şayet okuyucu yazarın, metaforlar için verdiği ipuçlarını yakalayamazsa kitabı basit, anlamsız ve içeriksiz bulabilir. Hatta “Bu ne şimdi? Ben ne okudum?” demesi içten bile değildir.

Aslında kitap bir varoluş sorgulamasıdır. Sartre’nin Varlık ve Hiçlik adlı başyapıtı satır aralarına ustalıkla gizlenmiştir. Uykusuzluk çeken roman karakteri, kendi gölgesinin içindedir. On yedi gün boyunca uyumamasına rağmen, bilinci dupduru ve berraktır. Kendini gittikçe genişleyen bir uyanış içinde bulur.

Uykusuzluk bir rüyayla hatta kabusla başlar. Siyahlar giymiş iri yarı bir adam, roman karakterimizin ayaklarına sürekli su dökerek ayaklarının çürümesine neden olur. Uykusunu zorbaca gasp eden sessiz çığlık sürekli içinde titremektedir. Karakterimiz bu sessiz çığlığın içinde oluşturduğu titreşimler nedeniyle uyuyamıyordur. Uyanış böylece adım adım gerçekleşir. Yazar kitabında rüyalar, bilinç ve bilin dışından bahsederek S. Freud’a da atıflar yapmıştır. Freud’a göre rüyada görülen su, anne karnındaki yaşamı (birçok başka şeyleri de) temsil ettiği gibi varoluşu da temsil etmektedir. Freud bilinci; “Akılla düşündüğümüz her şey ve algı ile bilgilerin beyinde oluşma ve eyleme yol gösterme yetkisidir. Zihinsel bir süreç olduğu kadar toplumsal bir süreçtir aynı zamanda!

Tüm bunlara rağmen bilinç uykuyla bölünen bir durumdur,” şeklinde tarif eder.[5]

Bilinçdışı ise; kişinin hayvansı doğasından devraldığı ama toplumsal evrim süreci içinde uygarlığa geçişle birlikte denetim altına soktuğu kaynaktır. Öte yandan unutulmuş uyarıların algıların ve toplumda geçerli değer yargılarına ayrı düştüğü için kişinin açığa vurmayı göze alamayıp bastırdığı bilincinin dışına attığı arzu ve anılarını biriktiği bir depodur.[6] Bilinçdışının en önemli özelliği ise hiç uyumamasıdır. Kitapta bu nokta on yedi günlük uykusuzlukla (bilinçdışının ortaya çıkıp uyanışı sağlaması) ustaca metaforize edilmiştir.

Kitap, Anna Karenina ile kol kola ilerler. Anna aslında epey yakışıklı olan kocasını nasıl çirkin koca kulaklı bulmaya başladıysa, karakterimiz de kocasını acayip bulmaya başlar. Anna’nın yasak aşkla yaşadığı içsel yolculuğu ve duygu salınımları, uyku romanında karakterin varoluş sancılarına dönüşür. Sıkışmışlık, tekdüzelik, değersizlik ve tükenmişlik bir kabusla uyanışı tetikler. Karakterin tüm çabası içindekini dışarı atmaktır. Görev gibi yaşamaktan bıkıp usanmıştır çünkü.

Ayrıca adını bilmediğimiz roman kahramanının uykusuzluğunu kimse fark etmemiştir. Etrafındaki herkes derin uykusuna devam etmekte görev gibi yaşamını sürdürmektedir. İşin özü uyuyamamanın yaşamını genişlettiğini düşünür. Varoluş sancılarını da, “Ben de böylesi normal olmayan bir eylemi (uykusuzluk) sürdürüyor olmanın bedelini, (Anna Karenina gibi) gelecekte ödemek zorunda kalabilirim. Yaşarken gerçeklik hissi vermeyen bir yaşam ne kadar uzun sürerse sürsün, bir anlamı olmayacağı kanısındaydım,” şeklinde ifade eder.

Yazar kitabın sonunu açık bırakmış gibi görünse de, Anna Karenina ile kol kola ilerlemesi, okuyucuya gerekli ipuçlarını verir.

Kitaptaki illüstrasyonlardan bahsetmezsem haksızlık yapacağım kanısındayım. Hem çok güzeller hem de metaforları anlamak için okuyucuyu peşinden sürüklüyorlar. Metamorfozu (dönüşüm-uyanış) anlatan illüstrasyonları, ipuçları nedeniyle çok beğendim. Beyin, kalp, göz ve kemik içermeyen denizanalarının da uyanışından önceki roman kahramanına, çok yerinde bir gönderme olduğunu söylemeliyim.

Yazıyı bir alıntıyla sonlandıralım. “Karanlıktaysan gölgen bile seni yalnız bırakır.”[7]

 

[1] Henry Miller, Uykusuzluk – İnsomnia ya da Şeytan İşbaşında, Çev: Haluk Erdemol, Notos Kitap, 2010.

[2] Uykusuzluk – İnsomnia ya da Şeytan İşbaşında,tanıtım bülteninden.

[3] Uykusuzluk – İnsomnia ya da Şeytan İşbaşında,tanıtım bülteninden.

[4] Haruki Murakami, Uyku, Çev.: Hüseyin Can Erkin, Doğan Kitap, 2015.

[5] Necla Tuzcuoğlu, “Psikanaliz Kuramı ve Özellikleri”, M. Ü.Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, Yıl: 1995, Sayı: 7 Sayfa: 275-285.

[6] Necla Tuzcuoğlu, “Psikanaliz Kuramı ve Özellikleri”, M. Ü.Atatürk Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Dergisi, Yıl: 1995, Sayı: 7 Sayfa: 275-285.

[7] Schindler’in Listesi filminden bir replik.

 

Kaynak site

admin

admin

Talebemektebi bir sevdanın hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »