Divan Şairlerinde Mahlas Alma Geleneği

Divan Şairlerinde Mahlas Alma Geleneği
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın

İlk dikkate çarpan nokta, divan şairlerinin edebiyat hayatına kendi adları ile çıkmadıklarıdır. Bu edebiyatta her ozan, şiirlerinde kullanmak suretiyle “mahlas” denilen takma bir edebiyat adı alır.

Ozan daha şiirde ilk adımlarını atmaya başlarken esas adı yerine kendisini edebiyat hayatına tanıtmış olacak bir başka isim seçer. Kimi zaman bu şairlik adı kendisine üstatları yada yakın çevresindeki başka bir ozan tarafınca verilir. Oldukça kere bu, mahlası veren şairin kaleminden çıkmış “mahlasnâme” adını taşıyan bir şiirle ek olarak tesbit ve ilân edilir. Divanlarda bu mahlasnâmelere sık sık rastlanır. Aslolan adı Esad olan Şeyh Galib’e “Galib” mahlasını gören Neş’et’in divanı, içinde pek fazlaca mahlasnâmeye yer vermiş olması bakımından bilhassa zikre kıymet.

Rastgele seçilmeyen mahlasta şairin karakterini yada önde gelen bir eğilimini, ya da da gönlünde yaşattığı bir vasfı aksettirmesine dikkat edilir. Her mahlas bilerek ve özenilerek alınmıştır.

Bazı şairler başlangıçta aldıkları mahlaslarını ondan sonra değiştirmişler, yerine başka, hatta onun tamamen zıddı bir mahlas almışlardır. Meselâ meşhur hezel şairi Sürûrî ilkin Hüznî mahlası ile şiire başlamışken ondan sonra mizacına ve şiirlerinin havasına daha uygun düşen Sürûrî mahlasını benimsemiştir. Şuarâ tezkireleri ve hal tercümesi kaynaklarında bu şekilde mahlas değiştirmeler hakkında çeşitli bilgilere rastlanır. Bunlar erken bir çağda olduğundan şairler aslolan şöhretlerini sonradan aldıkları mahlasları ile yapmışlar, divanları bu son mahlasları ile tanınmıştır.

Bir kısmı İran şairlerinden özenilerek alınmış olan bu mahlaslar, fazlaca kere bir şairde kalmayıp başka şairler tarafınca da benimsenmek suretiyle ortaklaşa bir kimlik kazanmaktadır. Bu durum, aynı mahlası taşıyan şairlerin şiirlerinin birbirleriyle karışmasına, birininkinin diğerine mal edilmesine yol açmıştır.

Bazı şairler, mahlaslarının başkalarınınki ile karışmasından korkarak her insanın kolayca kullanmaktan çekineceği mahlaslar seçmek istemişlerdir. Bu fikir, bunun en çarpıcı örneğini veren Fuzûlî’nin, negatif bir mâna taşıyan bu şekilde bir mahlası almasındaki sebebi anlattığı şu satırlarda tüm açıklığı ile ifadesini bulur: “Şiire başladığım zamanlar her gün bir mahlası beğeniyor, bir süre sonra aynı mahlası kullanan bir şaire rastlayıp aldığım mahlası değiştiriyordum. Nihayet anlaşıldı ki benden evvel gelen ozan dostlarım ibarelerden ziyade mahlasları kapışmışlar. Düşündüm, eğer şiirde başkaları ile ortaklaşa bir mahlas alırsam muvaffak olamadığım takdirde bana yazık olur. Muvaffak olursam mahlas ortağıma zulmetmiş olurum. Bu benzerliği ortadan kaldırmak için “Fuzûlî” mahlasını aldım ve ortaklarımın bana zulmedip beni muztarip etmelerinden kurtulmak için mahlasımın himayesine sığındım. Bu lakap kimsenin hoşuna gitmeyeceğinden bir başkasının bana ortak çıkarak beni rahatsız etmeyeceğine karar verdim. Hakikaten de bu lakabı almakla ortaklıktan bana gelebilecek üzüntülerin kapısını kapadım ve şiirlerin karışması endişesinden kurtuldum”.

Nitekim kendisinden sonrasında onun mahlasına heveslenenler çıkmamıştır. Nâbî de bu şekilde hareket etmiş, başkalarına çekici gelmeyecek bir mahlas bulmuştur. Nâdir olmakla birlikte bazı şairler Türkçe ve Farsça şiirlerinde ayrı mahlas kullanmışlardır. XIV. asrın başlarında yaşamış olan Azerî şairi Hasanoğlu Türkçe şiirlerini Hasanoğlu mahlası ile yazarken Farsça manzumelerinde bunun o dilde karşılığı olan Pûr-i Hasan mahlasını kullanmaktaydı. Ali Şîr Nevâî de Farsça şiirleri için Fânî mahlasını tercih etmiştir.

Mahlasların büyük çoğunluğu, Farsça nisbet ekiyle beraber işaret edilen bir hal ve vasfı ifade eder: Hayalî, Basîrî, Hâletî, Emri, Cevrî, Fazlî, Nâdirî Nisbetî, Hisâlî, Kerimî benzer biçimde.

Mahlasları bazı kategoriler içinde değerlendirmek, onlara egemen olan zihniyet ve imajların fazlaca daha iyi anlaşılmasını elde edecektir.

Bunlar içinde ruhsal bir tutum ve vasfı aksettirenler derhal dikkati çeker: Fevrî, Huzûrî, Hürremî, Gamî, Neşâtî, Mâtemî, Sürûrî, Figânî Şevkî, Hüznî, Safâî, Nâlişî, Sükûnî, Zârî…

Kazanılmış bir meziyeti, itiyat haline gelmiş bir davranışı bildirenler en sevilmiş, en tercih edilmiş mahlaslardandır: Azmî, Cezmî, Merâmî, Murâdî, Bezmî, Mahremî, Refîkî Hemdemî, Ülfetî, Ünsî, Niyâzî, Edâyî, Duâyî, Hamdî, Sükrî, Rızâî, Sâcidî, Zikrî, Sücûdî, Abdî, Mutîî, Kabûlî, Rağbetî, Gayretî,Va’dî, Ümîdî…

Bir grup mahlasta ise üstünlük iddiası vardır: Ulvî, İzzetî, Bülendî, Re’fetî, Rif’atî, Refîî, Kebîrî, Hâkânî, Hüsrevî, Ferîdî, Arşî, Evcî…

Bir kısım ozan de kendilerine cennete liyakat, İlâhî makama yakınlık nisbet eden mahlaslara yönelmiştir: Adnî, Firdevsî, Bihiştî, Huldî, Kevserî, Riyâzî, Hüdâyî, İlâhî, Ledünnî, Kurbî, Yakînî…

Bazı şairler tabiattan alınma şairane mahlaslar taşımak isterler: Bahrî, Mevcî, Âbî, Revânî, Gülâbî, Deştî, Fezâyî, Âfitâbî, Şemsî, Mihri, Hâverî, Necmî, Ahterî, Hilâlî, Bedrî, Âteşî, Berkî, Ra’dî, Nehârî, Şâmî, Bahârî, Hazânî, Nesîmî, Sabâyî, Andelîbî, Kebûterî, Nebâtî, Nergisî…

Öte taraftan mahviyet, kendini hor görme, bir düşkünlük hali, bir yaşam arızası yada talihsizlik bildiren mahlaslara da talip olunmuştur: Gubârî, Türâbî, Hâkî, Zaîfî, Za’fî, Sâilî, Fakîrî, Gedâyî, Garibî, Cüdâyî, Fırâkî, Hicrî, Esîrî, Nahîfî, Nizârî, Aczî, Mahvî, Helâkî, Cevrî, Cefâyî, Fânî, Fenâî, Günâhî, Özrî…

Bazı mahlaslar ise bir kavram çevresinde bir daire halinde toplanır: Bedîî, Beyânî, Fasîhî, Fehmî, Fikrî, Kelâmî, Lafzî, Lisânî, Güftî, Levhî, Makâlî, Nutkî, Meâlî, İlmî, Fennî, Fünûnî…

İntisap edilen bir şahsiyetten yada babanın meslek ve payesinden gelen mahlaslar da vardır: Askerî, Buharî, Ca’ferî, Destâri, Gülşenî, Mekkî, Mîrî, Muîdî…

Bazı şairlerin mahlasları direkt doğruya meslekleriyle hüner sahibi oldukları iş ve sanatlardan alınmıştır: Kâtibî, Nişânî, Harîrî, Kandî, Muammâyî, Nakşî, Nigârî, Na’tî, Şehdî, Huffî… Musikişinaslar: Nâyî, Makâmî, Negamî… Tabipler: Şifâî, Tabîbî, Tırâşî (cerrah).

Bazı mahlaslarda ozan zevke düşkünlüğü ilân eder: Keyfî, Meşrebî, Rindî, Mezâkî, Ayşî, İşretî, Mestî, Nûşî, Sabûhî, Sâgarî…

Tüm bunların yanında bir de direkt doğruya isim yapısında olan mahlaslar seçilmiştir. Bunlar da ötekiler benzer biçimde bir meziyeti, ağır basan bir hususiyeti ifade ederler: Nedîm, Selîm, Sâlim, Âsım, Gâlib, Kâmil, Edîb, Zarîf, Nazîf, Münîf, Âkif… Bu tip mahlaslardan bazıları şairin esas isminden gelir: Azîzî (Abdülaziz), Bâkî (Abdülbâkî), İnâyet (İnâyetullah), Azîzî (Aziz), Mesîhî (Mesih). Oldukça azca sayıda ozan de mahlas yerine kendi isimlerini kullanmıştır. Meselâ Veliyyüddinzâde Ahmed Paşa, Tâcîzâde Ca’ışık, Taşlıcalı Yahya, Şeyhülislâm Yahya, Cem Sultan, Fıtnat benzer biçimde.

Ozan Osmanlı şehzade ve sultanları dahi hükümdar olarak şöhretlerine karşın divan şiirinin teşrifatına uymuş, kendilerine mahlas seçmişlerdir: Murâdî (II. Murad), Avnî (Fâtih Sultan Mehmed), Adlî (II. Bayezid), Selîmî (Yavuz Sultan Selim), Harîmî (Şehzade Korkut), Muhibbî (Kanunî Sultan Süleyman), Şâhî (Şehzade Bayezid), Adnî (III. Mehmed), Bahtî (I. Ahmed), Fârisî (II. Osman), Vefâî (IV. Mehmed), Ahmed (II. Ahmed), Necib (III. Ahmed), Cihangir (III. Mustafa), İlhâmî (III. Selim).

Mahlasların içinde minimum rastlananı yer adlarından alınmış olanlardır: Rûmî, Gülşehrî, Niksârî.

Görüldüğü suretiyle tüm bu mahlaslar Arapça ve Farsçadan gelmektedir. İsme “oğlu” sözünün ilâvesiyle yapılmış Hasanoğlu, Manyasoğlu, Hâkîoğlu benzer biçimde yarı Türkçe mahlaslar XV. asırdan sonrasında görülmez olmuştur. Direkt doğruya Türkçe olan, XV. yüzyıl içinde bile birkaç tane olmaktan ileriye gidemeyen Köylüce, Dökmeci, Tutmacı mahlasları, tekrar benzerleri görülmeyecek mahlaslar olarak bırakılırlar.

Bir manzume hariç Kadı Burhâneddin ile Kemal Paşazade (İbn Kemal) şiirlerinde mahlas kullanmaya lüzum görmemişlerdir.

Bazı şairlerin mahlasları onların aslolan adlarını unutturmuştur. Meselâ Fuzûlî mahlası onun aslolan adını o şekilde silmiştir ki kendisinden bahseden tezkire müelliflerine bile bilinmeyen kalmış, sadece XVII. yüzyılda Kâtib Çelebi tarafınca tesbit edilebilmiştir.

İmza hükmünde olan mahlasın manzumede belli bir yeri vardır; bu çoğunlukla makta’ beytinde kısaca son beyitte olur; kasidelerde de sonlara doğru tac beyitte yer alır. Gazelden ufak nazım şekillerinde ise (rubâî, nazım, kıta) mahlas kullanılmamaktadır.

admin

admin

Talebemektebi bir sevdanın hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »