Tarih Araştırmalarında Edebi Metinlerin Değeri ve Divanların Tarihçiye Sundukları

Tarih Araştırmalarında Edebi Metinlerin Değeri ve Divanların Tarihçiye Sundukları
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın

Tarih Araştırmalarında Yazınsal Metinlerin Kıymeti ve Divanların Tarihçiye Sundukları / A. Fuat BİLKAN

Bu çalışmada, tarih alanındaki araştırmalarda edebî eserlerden yararlanılmasının önemi ve bu tür çalışmalarda edebî eserlerdeki materyallerin değerlendirilmesinin gerekliliği üstünde duracağız. Bundan hareketle, “metnin niyeti” çerçevesinde bir yaklaşım sergileyerek (örnekler ışığında) edebî metinlerin, tarih kitaplarında kaydedilen bilgilerden muhtevâ ve görüş açısı bakımından farklılıklarını belirlemeye çalışacağız.

Ne yazık ki vatanımızda bilhassa toplumsal bilimlerde disiplinler arası çalışmaların yeteri seviyede bulunduğunu söyleyemiyoruz. Burada ele alacağımız edebiyat-tarih ilişkileri, esasen, edebiyat-sosyoloji, edebiyat-psikoloji, edebiyat-uluslar arası ilişkiler vb. pek oldukca alan de ilgilendiriyor olabilecek bir durumdur.

Sözgelimi, toplumsal ve kültürel değişmeler, tip tahlilleri, zihniyet araştırmaları, psikoloji emek harcamaları, yabancı ülke ve kültürlerin algılanış biçimleri, iktisat ve ahlâk anlayışları şeklinde değişik toplumsal alanlara ilişik çalışmalarda edebiyat eserlerinin kıymeti ve ihtivâ etmiş olduğu örneklemeler oldukça önemlidir.

Edebiyat ve tarih alanlarının kesişme noktasında, birçok türün bulunmuş olduğu ve bu türlerin her iki alanda da ilmî çalışmalarda değerlendirildiği bir gerçektir. Bu türlerin başlangıcında, direkt doğruya tarih alanına giren edebî eserler vardır ki bunlar edebiyat tarihî niteliği taşıyan ve hem edebiyatçı hem de tarihçi açısından kıymet arz eden eserlerdir.

Şu’arâ Tezkireleri, Vefiyâtnâmeler, Seyahatnâmeler, Fütüvvetnâmeler, Gazavâtnâmeler, Şehrengîzler, Kıssa-i Nebiler, Menâkıbnâmeler, Şakayikü’n-Nu’mâniyye Zeylleri vb. eserler bu grupta mütalaa edilebilir. Aynı şekilde edebiyat araştırmalarında da Osmanlı zamanı, tereke, salname, şer’iye sicili, vakfiye vb. tarih eserleri, bilhassa biyografik çalışmalarda kullanılması ihtiyaç duyulan mühim kaynaklardandır.

Bir de bilim ve kültür zamanı bakımından dikkate alınması ihtiyaç duyulan eserler vardır ki bunlar, Türk cemiyet yaşamının anlaşılması ve tetkikinde mühim materyaller ihtiva etmektedirler: Surnâmeler, Falnâmeler, Maktel-i Hüseyn’ler, Hendese, Hesap, Zayirçe, ilm-i Tıb, ilm-i Tencim vb. pek oldukca türdeki eserler, devrin dil ve üslûbunu yansıtan birer edebî kıymet olmakla beraber, bilim ve kültür birikimlerini de ortaya koyan türlerdir. Sözgelimi Surnâmeler, Osmanlı düğün şenliklerini ve bunun çevresinde oluşan kültürü yansıtan mühim kaynaklardandır. Bir Surnâme metninde, devrin yiyecek kültürünü, âdâb-ı mu’âşereti, saray geleneklerim, kültürel ve folklorik pek oldukca unsuru bulmak mümkündür. Bilhassa kültür tarihî araştırmalarda bu tür eserler, büyük bir değere haizdir. Aynı şekilde Şehrengîzler de kent monografilerinin hazırlanmasında mühim kaynak niteliği taşırlar. Ek olarak, şifahî edebiyata ilişik malzemelerin, atasözü, deyim, masal, hikâye, fıkra şeklinde ifade türlerinin de varlıklı toplumsal ve kültürel malzemeler içerdiğini hatırlatmakta yarar görüyoruz.

Burada, mevzu sınırına da riâyet ederek, daha ziyâde dikkatlere sunmak istediğimiz edebî eserlere, Dîvânlar’daki tarihî malzemelere geçmek isterim.

Bilinmiş olduğu şeklinde divân, Osmanlı şairlerinin şiirlerini ihtiva eden ve belli bir tertibe haiz olan şiir
kitabıdır. Divânların dizilişinde başta yer edinen kasideler, mutlak anlamda bir maksat üstüne yazıldıkları için, çoğunlukla tarihî muhteva taşıyan eserlerin başlangıcında gelmektedirler. Kasideler haricinde, bilhassa tarih manzumeleri dikkat çekici bilgiler içermektedirler. Doğum, ölüm, evlilik vb. mevzular haricinde, bilhassa mimarî eserlerin yapımı ve bitişlerine yazılan tarihler, bir devrin kültür ve sanat envanterini tespitte kullanılabilecek niteliktedir.

Divânlarda, tarih araştırmalarında oldukça ehemmiyet taşıyan yazılı malzemelerin yer almış olduğu bilinmektedir. Bu malzemelerin nitelikleri üstünde birazcık durmak gerekmektedir. Genel olarak bir maksat, bir niyet suretiyle yazılan kasidelerde, padişahların cülusu, zaferleri, fetihleri de yer alır. Vezir ve şehzadelerin medhi niyetiyle yazılan kasidelerde de aynı halde devrin tarihî, toplumsal ve kültürel hadiselerine değinilir. Gerek padişahın gerekse vezir yada şehzadelerin övüldüğü hususlar ve yaptıkları işlerin değerlendirilme biçimi, oldukça ehemmiyet taşır. XVIII. yüzyıl şairlerinden Şeyh Gâlib’in, III. Selim’i överken kullandığı, “müceddid”, “Mehdî-i sâhib-zamân”, “mülke hayât-ı nev veren”, “pân-zehr re’y” şeklinde sıfatlar, bu bakımdan oldukça dikkat çekicidir. Bu husus, Galata Mevlevihanesi (ve dolayısıyla Mevlevi çevrelerinin) Sultan’ın yapmak istediği yenilikleri desteklediklerini de göstermektedir. Şeyh
Gâlib: Ebyâtım oldu saf-keş-i dîvân-ı ma’rifet
Nev ‘asker-i müretteb-i şâh-ı cihan şeklinde

(Beyitlerim, tıpkı padişahın tertipli askerleri şeklinde, marifet divânında saf tuttu.) Beytinde, “yeni askerî düzen”ın takdir edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Zira ozan, burada “nev ‘asker” ifadesini müşebbehün bih (kendisine benzetilen) olarak kullanmıştır. Ozan, beyitlerinin dizilişini, padişahın tertipli askerlerinin muntazam saflarına benzetirken, bununla beraber siyâsî bir ileti da vermektedir.

Gâlib’in Sultan III. Selim’in vefatına yazdığı kasidede de Yeniçeri Ocağı’nı îmâ yollu anlatma biçimi güzel bir örnektir:

Külhan-ı mürdeye dönmüştü ocağ-ı eyyâm
Etmeseydi eğer ol cem’-i perîşânı çerâğ

(Eğer o padişah, düzensizliği toplayıp âdetâ bir fitil şeklinde bir araya getirmeseydi, günlerin ocağı, şimdi çoktan sönmüş külhana dönüvermişti.)

Tarihî araştırmalarda ehemmiyet taşıyan edebî malzemelerin başlangıcında gelen kıt’alar, bilhassa maddî kültür unsurlarının envanterini çıkarmak bakımından ele alınabilir. Çoğu zaman tarih düşürmede kullanılan kıt’alar, doğum, ölüm, tahta çıkma, sadâret yada vezaret makamına atanma ve çeşme, hamam, han, saray, kervansaray, köşk şeklinde mîmârî eserlerin yapımı yada onarım ve bakımı ile, şairin yada dost ve arkadaşlarının hususi durumları (sakal bırakma, bir eseri bitirme, bir yerden ayrılma vb.) şeklinde mevzularda yazılır. Tarihî vakalarda ebcedle tarih düşürülen kıt’alardan hareketle, bir eserin tarihîni, mimarî hususiyetlerini, yenilenme, onarım ve bakımını saptamak mümkündür. Bilhassa istanbul, Edirne, Bursa, Halep şeklinde şehirlerdeki Osmanlı mîmârîsinin tespit ve değerlendirilmesinde Dîvânların tevârih bölümleri büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bir çok kıt’a nazım şekliyle kaleme alınmış olan bu şiirlerin değerlendirilmesi, tarih ve bilhassa de sanat zamanı araştırmalarında kullanılabilir niteliktedir. Nitekim bu alanda örnek bir emek harcama da ortaya konmuştur. III. Ahmed devri (1703-1730) istanbul çeşmelerini, bu çeşmelere düşürülen tarihlerden hareketle fotoğraf ve vesikalandırarak bir kitap bütünlüğünde hazırlayan Hatice Aynur ve Hakan T. Karateke, toplam 135 çeşme tespit etmiştir. Bu şekilde bir çalışmayla, kitâbesi yıkılmış yada tahrip olmuş çeşmelerin bakım ve onarımı mümkün olacağı şeklinde, kaybolmuş, yıkılmış yada bilinmeyen birçok çeşmenin yeri ve durumu da ortaya çıkacaktır.

Kaside ve kıt’a haricinde, mesnevi, rubâî, gazel vd. nazım şekilleriyle kaleme alınan şiirlerin de felsefe, sosyoloji, tarih, bilim tarihî şeklinde alanlara oldukca mühim malzemeler sunabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz. Gazellerin, yazılma sebebi bilinmiyor olsa da, bilhassa benzetme, hatırlatma, îmâ ve işaret yöntemiyle tarihî ve toplumsal alanlarda kullanılabilecek bazı tespit ve değerlendirmeler ihtiva ettiği bilinmektedir.

Burada, oldukça geniş ve ayrı bir araştırma mevzusu olan mesnevilerin, tarihçi, antropolog, sosyolog, sanat tarihçisi açısından varlıklı bir kültür malzemesi ihtivâ etmiş olduğu husûsunu belirterek mevzuyu başka bir yöne çekmek isterim.

Osmanlı tarihçisi Cornell H. Fleischer, edebiyat metinlerinin bilhassa tarih araştırmalarındaki kıymeti üstüne şunları anlatmaktadır:

“Osmanlı imparatorluğu üstüne çağdaş araştırmacılıkta, anlatı kökenli, bilhassa de edebî özellikte kanıtlara güvenmeme, arşiv belgelerine dayalı, kişisellikten arındırılmış “katı” verileri ya da “olgusal” anlatıları yeğleme eğilimi vardır. Bu şekilde bir güvensizlik ya da bu kaynakların ihtiva ettiği öznellikten korku duymak yalnızca yersiz değil, bununla beraber ciddi halde kısıtlayıcıdır. ‘Yumuşak” kanıtlar, tıpkı yumuşak dokular şeklinde, katı yapılara can ve anlam kazandırır.” (Fleischer,1996:2-3) Fleischer’in “yumuşak kanıtlar” diye tabir etmiş olduğu bu husûsiyeti örnekler ışığında birazcık açmakta yarar görüyoruz.

Burada ele alacağımız ilk yaratı, Kanûnî Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzâde Mustafa’nın katli üstüne, Taşlıcalı Yahya Bey’in yazdığı mersiyedir. Bilinmiş olduğu şeklinde, Şehzâde Mustafa’nın Konya Ereğli’si civarında katledilmesi, Osmanlı kamuoyunu o denli etkilemiştir ki, sâdece bu vakayla ilgili olarak yazılan mersiye sayısı on beş civarındadır. (Çavuşoğlu, 1982; isen, 1993)

Şehzâde Mustafa mersiyeleri içinde en oldukca tanınan ve beğenilen eserin yazarı Taşlıcalı Yahya, mevzuyla ilgili resmî tarih görüşünden ve devrin tarihçilerinden daha yürekli bir tavır sergileyerek bizlere kıymetli ayrıntılar sunmaktadır. Nitekim bu mevzuda Peçevi, tarihçi Mustafa li’nin “Bigün rahmetli Yahya Bey’e, “Padişahın öfkesinden korkmadın mı ki bu şekilde bir manzûme yazmaya kalkıştın?” diye sormuş oldum”(Peçevi, 1992: 216) söylediğini nakletmektedir. Bir tarihçinin, her şeyin daha taze olduğu bir dönemde böylesine yürekli konuşan edebiyatçıya sordurulmuş olduğu bu sual, edebî metinlerin, fazla ölçüp biçmeden ve korku, çekince düşünmeden, samimî ve içten gelen duygularla kaleme alındığını da göstermektedir. Bu şiir dolayısıyla Yahya Bey’in Rüstem Paşa’dan azar işittiği ve cezalandırılmak istendiği de bilinmektedir. Sadece Kanunî Sultan Süleyman, açık eleştiriler içeren ve bu vakada dönen oyun ve fitnelerin tek tek sayıldığı bu eserin sahibini daima korumuştur.

Edebî eserin samimiyeti ve yazarın vaka ve durumlar karşısındaki tavrı, Yahya Bey’in Rüstem Paşa tarafınca sorguya çekilirken, Paşa’ya verdiği cevapta daha açık bir halde görülmektedir

“Bigün Rüstem Paşa, çavuş göndererek beni Dîvâna çağırdı ve mütevellisi bulunduğum
rahmetli Sultan Bayezit vakfı mevzusunda birçok azarlamalardan sonrasında; senin ne haddindir, yüce padişah kamu düzeni için şeriat kurallarınca ihtiyaç duyulan bir davranışta bulunur, sen bizzat saadetli padişahı ve vezirlerini kötüler ve suçlarsın, bulduğun saçma sapan sözleri manzume kalıbına yerleştirip halka verir, fesada çalışırsın” diye hiddet ile bana çatınca, derhal kalbime doğan şu sözleri söylemeyi uygun buldum : “Biz rahmetliyi, katledenlerle birlikte katlettik, ağlayanlarla da birlikte ağlarız. Sadece, padişahımız yanlış iş yapmış oldu demektense, terbiyeye uygun davranarak garezci kimseler fesatladı demeyi münasip gördüm.” (Peçevi, 1992: 216)

Bu münakaşadan sonrasında Rüstem Paşa, Yahya Bey’i vakıf mütevelliliğinden atmış ve ozan ömrünün sonuna kadar kendisine verilen mütevâzı bir zeametle idame zorunda kalmıştır.

Ne gariptir ki 27 Şevval, 1553 tarihînde Cuma günü katledilen Şehzade Mustafa hakkında Mustafa li ve Yahya Bey’den uzun nakiller yapmış olan tarihçi Peçevi, bu vakayla ilgili bir tek bir paragraf informasyon vererek herhangi bir yorum yapmamayı yeğlemiştir.

Taşlıcalı Yahya, şiirine “medet medet” (imdat, eyvah) diye başlamaktadır. Şairin, şehzâdeyi katledenleri “ecel celâlileri” ve “fesad ehli” olarak vasıflaması,”Âl-i Osman’ın vebale girmiş olduğu”ni söylemesi bir yana, direkt doğruya padişaha yönelttiği ithamlar da doğrusu büyük cesaret örneğidir :

Bunun şeklinde işi kim gördi kim işitdi acep
Ki oğlına kıya bir server-i Ömer-meşreb.
(isen, 1993: 125-127)

(Hz. Ömer yaradılışına haiz bir sultanın oğluna kıydığı nerede görülmüştür ki!)

Edebî eserleri değerlendirirken, dilin kullanım özelliklerine ve ifadenin anlam ayrıntısına dikkat etmek gerekmektedir. Şairin “imdat imdat” diyerek şiire başlaması, “padişahın oğluna kıydığı”nı belirtmesi, aslına bakarsak resmî tarih vesikalarına fazlaca yansımayan kamuoyu vicdanını ifade etmektedir.

XVII. yüzyıl şairlerinden Nâbî’nin de Karlofça Antlaşması vesilesiyle, Amcazâde Hüseyin Paşa’ya takdîm etmiş olduğu “Sulhiyye Kasidesi”ne “Li’llâhi’1-hamd” ifadesiyle başlaması da aynı özellikte değerlendirilebilir. (Bilkan,1997: 85) Osmanlı Devleti’nin ilk ciddi toprak kaybı olarak kabul edilen Karlofça’nın, oldukça coşkuyla karşılanması ve büyük bir rahatlama eseri olarak kabul edilmesi, esasen resmî tarih görüşünün aksine bir anlayışı yansıtmaktadır. Birçok Osmanlı tarihinde “Gerileme Devri” başlığında ele alınan bu zamanda Macaristan, Erdel, Podolya, Ukrayna, Mora ve Bosna havalisinin kaybedildiğini hatırlatmakta yarar var.

Tüm bunlara karşın, şairin “Tanrı’a şükür ki cenk bitti ve âlem tekrardan sulh ve rahatlığa kavuştu.” diyerek başladığı kasidesinde, bu anlaşmayı büyük bir sevinçle karşılaması oldukça dikkat çekicidir :

“Garka yaklaşmış iken keştî-i bî-lenger-i mülk
Bâd-ı tevfîk erişip eyledi tefrîk-i gamam”

(Demirsiz mülk gemisinin batmakta olduğu bir sırada, Tanrı’ın yardım rüzgârı erişip bulutları dağıtmıştır.)

“Hâk-i cenge ekilen tohmdan etti giderek
Feyz-i Rabbani ile sünbüle-i barış kıyam”

(Ceng toprağına ekilen tohumdan, ilâhî feyizle barış başağı meydana çıkmıştır.)
Tarihçi Hammer’in, “Karlofça barışı, Hıristiyanlık için saydığımız sonraki (Pasarofça, Kaynarca ve Edirne antlaşmaları -AFB-) üç muahededen daha oldukca, daha yararlı ve oldukca daha zafer taşıyanı sayılmak gerekir.” (Purgsatall, 1990: 580) diyerek bir kazanç olarak kabul etmiş olduğu bu antak kalma hakkında, Osmanlı şairinin ifadeleri bir fazlaca şaşırtıcıdır :

Hay Allah ne bu şâdî bu meserret bu neşât
Bunu ru’yâda hayâl eylemez idi kuruntu

(Hay Allah, ne bu mutluluk, bu luk, bu neş’e! Bunu vehim, rüyada bile hayal eyleyemezdi.)

Burada resmî tarih görüşü ile bunun tam karşısında, kamuoyunun kanaatlerini yansıtan ve bizlere nazaran daha gerçekçi olan şairin görüşünü, şu beyit daha açık bir halde ifade etmektedir :

Gezmeden saçı sakalı ağarıp tuğların
Etdi pîrâne-ser asayiş için meyl-i menâm

(Gezmeden saçı sakalı ağarmış olan tuğlar, artık dinlenmek için uykuya çekilmiştir.)

Bu ifâdelerden, halkın bitkin ve muharebeye karşı büyük bir bezginlik içinde olduğu da anlaşılmaktadır. Böylece Osmanlı Devleti’nin aleyhine sonuçlanan bir antak kalma, halkın nazarında daha değişik bir anlam kazanmaktadır.

Bu örnek de bir “yumuşak kanıt” değerindedir.

Bilhassa XVII. ve XVIII. yüzyıllarda toplumsal ve kültürel hareketlenmenin yoğunlaşmasıyla beraber, devrin ozan ve edipleri toplumsal mevzulara daha çok ehemmiyet vermişlerdir. Osmanlı modernleşmesi, Batılılaşma, son devir toplumsal ve siyasî tarihî şeklinde mevzular üstünde yapılacak çalışmalarda, bu dönem edebî eserlerinin tetkiki şarttır. Sözgelimi, XVIII. yüzyıl şairi Aynî’nin “Nusretnâme” adlı eseri, yeniçeriliğin kaldırılmasını özetleyen toplumsal temalı manzum bir eserdir.

Son olarak edebî metinlerin ekonomi araştırmalarında ve zihniyet tahlillerinde de kullanılabileceğini belirtmekte yarar görüyoruz. Daha ilkin de belirtildiği şeklinde, bilhassa XVIII. yüzyıla ilişik edebî eserlerde zihniyet tahlilleri ve toplumsal değişmelerin izleriyle ilgili mühim ip uçlarına rastlanmaktadır. Sözgelimi Vâsıf ve Nedim şeklinde devrin şairlerinin şiirlerinde devrin değişen zihniyetini ortaya koyacak mühim tablolar yer verilmiştir.

Vâsıf, yaşamış olduğu devrin tiryâkilerinin Ramazân’daki tavırlarını anlatırken “kültürel soğuma”nın eseri olarak devrin dinî değerlere karşı lakayt davranan “insan tipi”ni de ortaya koyar :

Tiryakiye nâgeh Ramazân geldi denilse
La havle-künândır eleminden ne zamandır

(Tiryakiye, ansızın Ramazân geldi denildiği için, epeydir eleminden “la havle” çekmededir.)

Tedkîk-i nazar eyle şu takvime birâder
Üftâde-i havf etme bizi bir ihtimal yalandır

(Be kardeşim şu takvimi bir incelem et, bizi korkuya salma, kim bilir yalandır!)

Amma yürümüş bu yıl sür’atle kutsal
Ya sa’y ü ya sâ’ât-i gurûb-ı ramazândır (Vâsıf, s.271)

(Amma da yürümüş bu yıl hızlıca kutsal, ya çaba, emek harcama yada Ramazan’ın bitiş saatleridir.)

Nedîm’in de aynı dönemde Ramazan’ın gelişine şaşırıp takvîmle tanık içinde kalan bir tipi canlandırması dikkat çekicidir :

Bilemem ben de ki şâhidde mi takvimde mi
Hele bir kizb var ortada budur sıdk-ı kelâm

(Bilmiyorum şahitte mi, yoksa takvimde midir? Doğrusu ortada bir yalan var!)

Ehl-i keyfin birisi der ki behey sultânım
Aydın ay bellü hisâb olmadı şa’bân tamâm
(Nedîm, 1972: 44)

(Tiryakilerden birisi: “Behey sultanım, ay hesabı belli, şaban daha tamamlanmadı” der.)
Fakat ümitsizlik arz eden bu duruma artık “kazaya rıza göstererek” boyun eğmekten başka bir deva de yoktur:

Olacak oldu heman çâre ne simden sonrasında
Edelim hükm-i kaza destine teslîm-i zimâm
(Nedîm, 1972: 44)

(Olacak oldu artık, bundan sonrasında deva ne ki? Bari kaza hükmüne boynumuzu teslim edelim!)
Bu beyitte, âdeta bir felaketle karşı karşıya kalmış olarak “kaza hükmüne boyun eğen” bir insan tipi çıkıyor karşımıza. Bu “yıkım”, Ramazan’ın vakitsiz (!) gelişi mi?

Nedîm, kasidesinde “ehl-i keyfin birisi”ne atfettiği bu düşüncelerin bizzat sahibi olmasın? Zira kasidenin devamında “âh kutsal bayram” nidalarıyla bayramı sabırsızlıkla çeken, hatta bayram günlerinde neler yapacağını bile planlayan ozan, şevkini “meh-i rûzeyi tamâm” etmeye saklamıştır :

Şevkimiz şimdi ana düştü ki inşâallâh
Ola sıhhatle selâmetle meh-i rûze tamâm

(Coşkumuz, inşâallâh Ramazan’ın sağlık ve selametle tamamlamasına kaldı.)

Kıla erbâb-ı dili âb-ı hayâta sîr-âb
Erişip Hızr şeklinde âh kutsal bayram (Nedîm, 1972: 45 )

(Ah ! O kutsal bayram Hızır şeklinde erişip gönül ehlini ebedî hayata doyurur inşâallâh.)
Bu alanda Prof. Dr. Sabrı F. Ulgener’in emek harcamaları mühim örneklerdendir. Ne yazık ki daha sonraki araştırmacılar, Ülgener’in izlediği metoda fazla kıymet vermemişlerdir.

Edebî metinlerin, tarih araştırmalarının yanı sıra, toplumsal, kültürel ve ekonomiyle ilgili çalışmalarda, orijinal tespitler ve değişik değerlendirmelere imkân sağlayacağını bir kez daha vurgulayarak bu nevi disiplinler arası çalışmaların yaygınlaşmasını temenni ediyoruz.
TARİH-ROMAN İLİŞKİSİ VE ÇANAKKALE HARBİ ÖRNEĞİ / Sezai COŞKUN

Edebiyat, hususen roman, kendine esas mevzu olarak toplumu alır. Tarihî süreç içinde edebiyatın toplumla ilişkisi, değişik mahiyetler kazansa da hep devam etmiştir. Edebiyat, toplumdan aldığını, topluma sunar. Bu kapsamda söz mevzusu olan alanlardan biri de tarihtir. Tarihin edebiyatta en oldukca işlendiği alan ise romandır.
Romanın tarihle ilişkisi, romanın çekirdeği kabul edilen edebî türlerin dönemine kadar dayanmaktadır. Roman öncesi tahkiyeye dayalı edebî metinler olarak kabul edilen destan ve romansların da ana kaynakları tarihî olaylardır. Roman, zamanı kendine bir araç-gereç olarak seçerken, bu malzemeyi işleyecek olan romancının tavrı ayrı bir ehemmiyet kazanmaktadır. Bu aşamada roman için bir araç-gereç olan tarihin her iştihaya açık bir meta olarak işlenip işlenemeyeceği mevzusu öne çıkar.
Roman ile tarihin ilişkisi iki noktada düğümlenir: Tarihin kurgusal bir çerçeveye oturtularak daha ziyade öğretilme maksadıyla işlenmesi ve tarihin hareket noktası olarak kullanılıp yazarın ele almış olduğu tarihî unsuru kendi görüş açısı çerçevesinde tekrardan inşa etmesi… Birincisinde edebî kalite oldukça azdır. Daha ziyade didaktik bir hassasiyetle tarihî vakalar kronolojik çerçevede söz mevzusu edilir. Bu tür ifade, tarihin azca oranda edebî bir nitelikle ortaya konulmasıyla meydana gelir. Bu hususiyetinden dolayı bu türün roman sayılıp sayılamayacağı çokça tartışılmıştır. Tarihin ikinci tür işlenişi, hem tarihin değişik bir bakış açısıyla ortaya konulması hem de tarihe güzel duyu bir kimlik kazandırılması noktalarında önemlidir. Sadece tarihin romanda işlenme biçimi duyarlı olduğundan, bu çerçevede yazılan romanların çoğunda bu duyarlılık, tarihin aleyhine bozulmaktadır. Zamanı, aslından çarpıtarak işleyen romancılar bu durumda, yazdıklarının roman bulunduğunu, tarih olmadığını söyleyerek savunmaya geçmektedirler. Sadece tarih, toplumun her hangi bir unsuru olmaktan öte, toplumun kimliğinin asli unsuru olma özelliğinden dolayı, iyi mi işlenirse işlensin, cemiyet tarafınca çoğunlukla ‘doğru’ zannedilmekte ve ona nazaran bir yaklaşım ortaya konulmaktadır. Cemiyet, tarihten kendisini soyutlama edemez. Oysa ki bu tür bir savunmayı meydana getiren romancı, toplumdan, kendini tarihinden soyutlama etmesini istemektedir. Romancı kimliğinin yanında ‘aydın namusuna’ da haiz bir yazarın, bu tür bir tavır içinde olamayacağı muhakkaktır. Dünya romanının iki dev adı Balzac ve Dostoyevski, her ne kadar tarihî roman yazmasalar da yaşadıkları son zamanların hâlinin tarihini kayda geçirmişlerdir. Romanları okunduğunda görülmektedir ki romancı, bununla beraber bir aydın olmanın getirmiş olduğu mesuliyetle okuyucuyla birlikte, toplumun bir ferdi olarak toplumuna bakmaktadır. Toplumla olan ilişkilerinde yaşadıkları tüm sıkıntılara, kopukluklara ve ıstıraplara karşın bu iki romancı da okuyucundan, toplumdan soyutlama olmayı değil bizatihi toplumla yüzleşmeyi ister. Dolayısıyla romancı, zamanı işlerken toplumun en duyarlı noktası olan kimliğini ele aldığının, irdelediğinin bilincinde olmalıdır. Kemal Tahir’in söylediği şeklinde ‘Milletlerin gelecekleri, mazilerinden geçer.’ Bu hakkaten dolayı romancı karşısında tarih, onun sınırsız iştihalarını doyum edecek bir meta olmaktan uzaktır. Romancı, güzel duyu bir çerçevede zamanı tekrardan kurgular fakat zamanı tekrardan ‘yaz(a)maz.’
Romancı, tarihin içinden mensup olduğu toplumu okuyabilir. Cemiyet tüm unsurlarıyla tarihte kendini ifade eder. Toplumun tarih içinde inşa etmiş olduğu şahsiyeti, kolayca değiştirilebilir bir özellikten de uzaktır. Tarih ile cemiyet arasındaki bağları ortaya koyan, ‘Tarih sahibi toplumlar, büsbütün dağılmadıkça tarihsel özelliklerini muhafaza ederler. Niçin, iyi mi ve ne kadar hırsla inkar edilmek istenirse edilsin, millî tarihler insanların ruhlarında, şuurlarında, davranışlarında tesirini aralıksız sürdürür. Bu etkiyi silip süpürmek en kuvvetli kurumların bile haddi değildir.’1 şeklindeki ifadelerin de gösterdiği şeklinde tarih olmuş, bitmiş ve bu güne bakan herhangi bir yönü bulunmayan hadiseler yığını değil, bir şahsiyet dünyasıdır. Tarihî roman, işte toplumun bu şahsiyetini ‘anlamaya’ eğilmekte; toplumun bir tek bir anını yada bir vakasını değil, o an yada vaka çevresinde örgülenen tüm şahsiyetini söz mevzusu etmektedir.
Yukarıdaki ifadelerden, romancının bir tarih araştırmacısı şeklinde olması gerektiği sonucuna ulaşılmamalıdır. Edebiyat ile tarihin ilişkisi, edebiyatın ve genel olarak sanatın kökenini tartışan ilk yazılı kaynaklarda da ele alınmaktadır. Şöyleki ki Eflatun sanata, büyük oranda, karşı çıkarken gerekçelerini kaydettiği diyaloglarında sanatın yaşamı birebir yansıtmadığını, dolayısıyla sanatın insanlara sunmuş olduğu şeyin ‘yalan’ bulunduğunu anlatmaktadır. O, sanatın insanları hakikat olarak görmüş olduğu ‘ide’ler alemine yaklaştırmasını ister. Sadece ona nazaran sanat, yaşamı birebir yansıtmayınca bu durum gerçekleşmez. Eflatun’un bu değerlendirmelerini de göz önünde bulunduran Aristo, tarih ile sanat içinde bir fark yapar ve yaşamı olduğu şeklinde aktaran türün tarih bulunduğunu, bunun herhangi bir sanat gayesi taşımadığını belirtir. Sanatın ise doğal olarak ‘kurgulanmış’ bulunduğunu ifade eder. Sadece o da sanatın ahlaka ve toplumun genel kurallarına aykırı olamayacağını söyler. Bu iki filozofun yaklaşımları da göstermektedir ki sanat ile tarih içinde bire bir aynılık yoktur. Eğer bu şekilde olsaydı, sanata, hususi anlamda romana, gerek kalmazdı. Romanın kendine mahsus yapısı vardır ve ele almış olduğu zamanı, bu yapı içinde inşa eder. İşte bu tehlikeli sonuç noktada, yukarıda ifade edilmiş olduğu şeklinde, yazarın tavrı belirleyici olmaktadır.
Osmanlıda tarih kitabı fazlaca kaleme alınmamıştır fakat Türk romanının doğuşundan itibaren tarihin romanda ele alınışı mühim bir yekun tutmaktadır. Yahya Kemal, Mohaç Meydan Muharebesi’nde savaşan bir yeniçerinin ruh dünyasını ortaya koyan, günlük yaşamını özetleyen bir düzyazı metninin olmamasının büyük üzüntüsünü birkaç yazısında dile getirir. ‘Edebiyatımız Niçin Cansızdır?’ başlıklı yazısında ise Batı edebiyatında ortaya konulmuş olan bazı eserlerin Türk edebiyatında ortaya konulamamasının üzüntüsünü dile getirdikten sonrasında, şu hatırasını nakleder: “ Büyük harbde, on cephemizin ateşinde hazır bulunmuş oldukca güzîde ve edebiyat meraklısı bir askerimizin elinde bigün Çanakkale destanımıza dâir Fransızca, maruf bir eserimizi gördüm; gene bizlere dâir ve gene Fransızca olmak suretiyle, buna benzer daha kitapları vardı. Bunu görünce kalbimde bir acı hissettim. Döktüğümüz kanın bile manzarasını Fransızca’dan seyretmeye mahkûmuz, dedim. Bizim harb cephelerimiz, edebiyatımızda binbir safhalarıyla yokturlar, demek ki oldukca eski harblerimiz şeklinde bunlar da seneler geçtikçe unutulacaklardır. Bunun bir sebebi vardır; bizim edebiyatımızda harb hatıraları belirmiş bir nevî değildir.’2
Osmanlı’ya romanın geldiği devrin, bununla beraber Osmanlı’nın çöküş yılları olmasından meydana gelen bir ilişkiyle tarih, romana bir sığınak olarak taşınmıştır. Türk romanı başlamadan kısa süre ilkin Namık Kemal, değindiği Evrak-ı Perişan’da İslâm tarihinin çeşitli kahramanlıklarını ve kahramanlarını, halka hem tanıtmak hem de halka moral vererek bu misallerden güç almasını sağlamak maksadıyla kaleme almıştır. Namık Kemal’in bu yaklaşımı Türk edebiyatında tarihin, roman alanında işlenişinin arkasında yatan en kapsamlı düşünceyi de teşkil etmektedir. Bilhassa 1920’lere kadar yazılan romanlarda tarih, kendisine sığınılan, kendisinden medet umulan ve bir anlamda hâlin sıkıntılarından kurtulup mazinin ihtişamlı günlerinin rüyasının görüldüğü bir evren manasına gelmektedir. Bu zamanda ek olarak, bilhassa II. Meşrutiyet’ten sonrasında, devrin yönetimi edebiyatçılardan cephede savaşan askerin moralini yükseltecek eserler kaleme almalarını istemiş; bu doğrultuda Ömer Seyfettin, Ahmet Hikmet, Aka Gündüz şeklinde romancı ve hikâyeciler yaratı vermişlerdir.
1920’lerden 1980’lere kadar uzanan süreçte, ‘’tarihe sığınma’ tavrı umumiyetle terk edilir. Daha ziyade Osmanlı’nın yıkılma süreci söz mevzusu edilerek bir anlamda bu süreçle ve bu sürecin kahramanlarıyla hesaplaşma yoluna gidilir. Bir taraftan da bilhassa 1950’lerin ortasından itibaren edebî niteliği olmayan, hamasî duygulara hitap eden tarihî romanlar yazılmaya başlanır. Bu tür romanlar günümüzde de kaleme alınmaktadır. Sadece bu romanlardaki olayların büyük kısmının efsaneye dayanması, okuyucusuna coşku vermekte, bunun ötesinde herhangi bir şey kazandırmamaktadır. Hususen yeni nesil için kabul edilen tarih şuurunu vermekten uzak kalmaktadır. Zira bilinç, informasyon üstüne tesis edilebilir. Bunlarda ise tarihin doğru bir halde aktarımı pek yoktur. Sadece bu romanların tarihin sevilmesi ve sevdirilmesi noktasında yaptıkları katkı da göz ardı edilmemelidir.
Tarih karşısında ortaya konulmuş olan tavırların en tehlikelisi şüphesiz zamanı çarpıtarak romanlaştırmaktır. Bu tür romanlar 1980’lerden sonrasında çoğunlukla görülmeye başlanmış; günümüz postmodern edebiyat anlayışının tarihe ehemmiyet vermesiyle de hız kazanmıştır. Omurgası olmayan bir edebî anlayışın tarih karşısında hiçbir sorumluluk taşımayan romancı tipiyle birleşmesinden meydana gelen bu romanlar, yukarıda kaydedildiği şeklinde, toplumun tarihini şu demek oluyor ki kimliğini yanlış şekilde ortaya koymakta; yazarları kabul etmeseler de, ele aldıkları zamanı tekrardan ‘yazmaktadırlar.’ Tarih karşısındaki cehaletten ve kimi zaman de düşmanlıktan meydana gelen bu tavır, bazen medyanın da desteğiyle büyük yankılar uyandırabilmektedir. Sadece bu romanların zamanı çarpıtmanın haricinde yetişen nesillere tarih şuuru vermekten uzak olduğu hatta tarihinden nefret ettirdiği bir gerçektir. Şu husus da belirtilmelidir ki bu tür romanları kaleme alan yazarlar, içtimai meseleleri söz mevzusu ettiklerini de iddia etmektedirler. Sadece, bir toplumun tarihinin bilinmeden tahlil edilemeyeceği, o topluma ilişik herhangi bir unsurun ortaya konulamayacağı da bir gerçektir. Bilhassa 1940’lardan itibaren örnekleri çoğunlukla görülmeye başlanan ve ‘toplumsal gerçekçi edebiyat’ diye nitelenen edebî anlayışta, başta köy toplumu olmak suretiyle, Anadolu toplumu zamanı ışığında tahlil edilmeye çalışılmıştır. Sadece bu fikir, tarihin bilinmemesinden dolayı, amacına ulaşamamış; tarihin ışığında toplumun ortaya konulmasından ziyade belli bir ideolojinin çevresinde toplumun ‘kurgulanışı’ söz mevzusu olmuştur. Bu zamanda benzer romanlar kaleme alan sadece tarih bilgisiyle öteki romancılardan ayrılan Kemal Tahir’in şu ifadeleri, hem romancının zamanı bilmesinin niçin bir fakirlik bulunduğunu hem de bahsedilen bu edebî akımın hangi sebepten dolayı başarıya ulaşamadığını göstermektedir: ‘Oldukca azca şey biliyorduk. Memleketi bilmiyorduk, halkı bilmiyorduk. Zira tarihimizi bilmiyorduk dersem niçin oldukca azca şey bildiğimizi yeterince anlatmış olurum.’3
Osmanlı’nın son yıllarıyla hesaplaşan romanlar kapsamında Kemal Tahir’in romanları dikkat çeker. Yazar, ‘Osmanlı’nın yıkılışı kimlere yaramıştır?’ sorusundan hareket ederek bu zamanda rol alan anlayışları ve kişileri ortaya koymaya, bunlarla hesaplaşmaya çalışır. Kemal Tahir’in romanları tarihin iyi mi romanlaştırılması gerektiğiyle ilgili mühim örneklerdir. Kemal Tahir, eserini, ideolojisinden dolayı birkaç istisnası görülse de hem doğru bilgiye dayandırmaya çalışmakta hem de bu bilgiyi, okuyucuda bir bilinç meydana getirecek şekilde sunmaktadır. Onun eserleri, tarihin cemiyet hayatındaki önemini bilen ve toplumu karşısında sorumluluk taşıyan bir yazarın zamanı, romanda iyi mi başarı göstermiş bir halde işleyebileceğinin de başarı göstermiş misallerdir.
Türk tarihinde binlerce romana kaynaklık edecek kadar oldukca malzemenin bulunmuş olduğu bir vakıadır. Sadece bunların bazıları, hem gerçekleşme biçimleri hem de bugünkü insan için ifade ettikleri manalarla öteki olaylardan ayrılmaktadır. Bu tür vakalara en mühim misallerden biri Çanakkale muharebesidir. Osmanlı döneminde Türk nesrinin gelişmemiş olması, kapsamlı Osmanlı tarihlerinin yazılmasını da engellemiştir. Örneğin, yukarıda kaydedildiği şeklinde Yahya Kemal, Mohaç Meydan Muharebesi’nde bir yeniçerinin dünyasını öğrenmek istediğinde ulaşabileceği araç-gereç oldukça azdır. Bundan dolayı, Osmanlı dönemine ilişik yazılan romanlarda ya kurgu oldukca büyük bir yer tutmakta ya da genel vakalar söz mevzusu edilmektedir. Sadece Çanakkale muharebesi kısa sürede gerçekleşmesi sebebiyle, yüzlerce romana kaynaklık edecek malzemeye haizdir. Çanakkale muharebesi hem genel olarak hem de bünyesinde barındırdığı binlerce fert hikâyesiyle romana taşınabilir. Örneğin, cephede savaşan bir askerin ruh dünyasını, duygu dünyasını ortaya koyacak mektuplara bugün ulaşılabilmektedir. Ek olarak devrin gazetelerinde bu tür ferdî hikayeler çokça yer verilmiştir. Gene Çanakkale’ye katılanların kaleme aldıkları hatıralar da yazılacak romanlar için önemli kaynaklardandır.
Çanakkale gerçekleşme biçimi ve bir milletin tarihinde ve kaderinde oynadığı rolle bir tek Türk tarihinin değil, dünya tarihinin de büyük vakalarından biridir. Muharebede değişik cephelerde yer edinen iki batılı kumandanın muharebe ve bu muharebenin arkasında yer edinen ruhla ilgili şu değerlendirmeleri, hem bu önemin hem de Çanakkale’nin gelecek nesillere, tarih kitaplarının yanı sıra, romanlar vasıtasıyla da aktarılmasının niçin bir fakirlik bulunduğunun birer göstergesidir. Bağlaşık Orduları Başkomutanı General Jean Hamilton, ‘Evet, insan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyada hiçbir ordu bu kadar devamlı ayakta kalamaz. Bir tek bugün 1800 şarapnel attık. Aylardan beri gece gündüz cenk gemilerimiz mevzilerini bombalıyor. Son aşama hırpalanmış Türkleri sakınan Cenab-ı Tanrı’larından ayırmak için başka ne yapılabilir.’ cümleleriyle bu husustaki düşüncelerini dile getirirken; Beşinci Osmanlı Ordusu Kumandanı Mareşal Liman von Sanders, ‘Bir asker için mutluluk denen bir şey var ise, Türklerle omuz omuza savaşmaktır, diyebilirim. Fukara insanlardı, buğday kırığından yapılmış çorba en mühim yemekleriydi. Sağlıksız su içerlerdi; balçık barınaklarda yatarlardı; fakat en çağdaş tabanca ve araçlarla donanmış düşmanlarına karşı arslanlar şeklinde savaşırlardı… Bu insanların kalplerinde bir tek ve bir tek ulvi bir vatan sevgisi vardır. Ölüme onlar kadar gülümseyerek giden bir millet ferdi daha görmedim.’4 şeklindeki cümlelerini kaydeder.
Çanakkale, hem cemiyet için hem de aydınlar için bir idealin adı olmuştur. Mehmet Akif’in Çanakkale için yazdığı şiiri, ideal nesil anlayışını dile getirmiş olduğu ‘Asım’ kitabına alması bu anlamda önemlidir. Onun için ideal temel vasıflarından biri, Çanakkale’de ortaya konulmuş olan ruhun bilincinde olmaktır. Aynı husus, romancılar için de söz mevzusudur. Bu tavır, hem Mehmet Akif’in ‘Asım’ kitabını değindiği yıllarda yazılan romanlarda hem de kısa sürede yazılan romanlarda görülmektedir.5 Bu iki dönem, örnek romanlar vasıtasıyla ele alınabilir.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak romanında, elden çıkartılmak zorunda kalınan bir konak çevresinde Osmanlı’nın hem siyasî alanda hem soysal alanda çöküşünü anlatır. Osmanlı’yı temsil eden Naim Efendi’nin etrafındaki derhal hepimiz oldukca ciddi bir yozlaşma içerisindedir. İnsanlarda hiçbir ahlakî kıymet ve duyarlılık kalmamıştır. Bu yozlaşmış çevrede bir tek Hakkı Celis adlı kahraman öbürlerinden değişik özellikleriyle öne çıkar ve Naim Efendi ile anlaşır. Yakup Kadri, Hakkı Celis’i belli oranda ideal kahraman olarak işler. Onu, ideal kahraman meydana getiren hususlar, öteki insanoğlu şeklinde kolay yaşamaması, bazı etik hassasiyetler taşıması, edebiyat ve sanatla meşgul olmasıdır. Sadece yazar bu değerlerin haricinde onu, yeni doğacak neslin temsilcisi olarak da kurgular. Hakkı Celis’in yeni nesle örnek olacak en mühim yönü Çanakkale’ye gitmesi ve orada şehit düşmesidir. Yakup Kadri için ideal nesil, Çanakkale’de şehit düşen ve orada verdiği mücadelenin bilincinde olan nesildir. Romanda Çanakkale yan olaylardan biri olsa da ideal kahramanın Çanakkale harbi çevresinde kurgulanması dikkat çekicidir.
Kemal Tahir ise Kiralık Konak’tan ortalama on beş yıl sonrasında değindiği, sadece ölümünden sonrasında piyasaya çıkan Bir Iyelik Kalesi romanında Çanakkale’ye de değinir. O da Yakup Kadri şeklinde Çanakkale’de bir var olma yok olma mücadelesinin verildiğini belirterek burada harbeden insanların hepsinin oldukca mühim bulunduğunu, hepsinin mukaddes bir iş yaptığını vurgular. Savaşın peşinden, kazanılan zaferin belli bazı insanlara mal edilmesini eleştiri eder. O ek olarak Çanakkale’nin bir bölgeden ziyade bir ‘ruh’ bulunduğunu ve bu ruhun Anadolu’nun tüm sathında sergilendiğini ifade eder. Hemen hemen altı yaşlarındayken babasının Çanakkale’ye katılmak için gitmesi, onun bu harbi ailede her gün dinlemesine sebep olmuştur. Nitekim babasının yaralanmasından sonrasında Ege bölgesinin çeşitli vilayetlerinde vazife alması sebebiyle o ve anası de babasının yanına gider. Bu zamanda Çanakkale’nin cephenin arkasında iyi mi bir durum meydana getirdiğini çocuk haliyle gözlemler. Vatanın tüm sathına yayılan Çanakkale ruhunu bizzat görür. Savaşla ilgili oldukca canlı tablolara tanık olur. Onun bizzat yaşamış olduğu ve romanına da almış olduğu şu tablo, o süreci tüm gerçekliğiyle ortaya koyar:
Murat (Romanda yazarı temsil eden çocuk karakter. S.C.), pencereden dışarıyı seyrediyordu. Dalmıştı. (Anası: )
– Neye bakıyorsun Murat?
– Askere bakıyorum.
– Hangi askere?
– Şurada… Hâlâ oturuyor.
– Oturuyor mu? -Çocuğun yanına geldi- bu havada asker oturur mu?
– Bir saat oldu. Şimdi oturmadı ki… Üstünü kar örttü de… Haberi yok… Asla kımıldamadı.
– Saçmalama… Hangi asker?
– İşte… Ağacın altında.
– Ağacın altında insan yok… Taş yığını o…
– Vallaha asker… Elinde sopası da vardı… Ağır ağır yürüyordu. Oraya oturdu…
– Şimdi oradaki tümsek insan mı?
– İnsan elbet… 6

Son yıllarda Çanakkale’yi mevzu alan romanlardan bilhassa Mehmet Niyazi’nin Çanakkale Mahşeri adlı romanıyla Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun …Ve Çanakkale başlıklı üç ciltten oluşan dere romanı dikkat çekicidir.
Mehmet Niyazi, yazdığı tarihî romanlar öncesinde yapmış olduğu uzun araştırmalarla bilinmektedir. Çanakkale Mahşeri için de uzun seneler araştırma meydana getiren yazar, Çanakkale’yi bir tek bir cephesiyle değil tüm cepheleriyle ve tüm unsurlarıyla ortaya koymaya çalışır. Romandaki olayların tamamına yakını gerçek hadiselerden alındığı şeklinde roman kahramanlarının da oldukca büyük kısmı gerçek yaşamdan alınmış kişilerdir. Roman, Çanakkale harbinin başladığı andan İstanbul gazetelerinde zafer haberleri çıkmış olduğu ana kadarki süreci söz mevzusu eder. Mehmet Niyazi, burada ortaya konulmuş olan mücadelenin vatanın tüm unsurlarıyla gerçekleştirildiğini, Osmanlı coğrafyasından her insanoğlunun burada omuz omuza savaşım verdiğini ve bu muharebede savaşım veren her insanoğlunun kazanılan zaferde birinci derecede gerçek sahibi bulunduğunu ortaya koyar. Muharebeye ilişik vakalar kaydedilirken yazarın okuyucuya önemle hissettirmeye çalmış olduğu husus, yüz binlerce insanoğlunun oldukca değişik bölgelerden gelmiş olmalarına karşın omuz omuza savaşım vermelerinin ve hayatları dahi her şeyi vatan için feda etmelerinin arkasında yatan içsel hissin ve gücün fark edilmesidir. Yazar, bir hamaset romanı yazmıyor; bir tek ortaya konulmuş olan kahramanlıkları roman tekniğini kullanarak kurgusal bir çerçevede okuyucuya sunuyor. Bunu yaparken de roman türünün gerektirdiği hususlara azamî özen gösteriyor. Örneğin, eserini oldukca büyük oranda birebir tarihî gerçekler üstüne inşa etmesine karşın, roman türünün gerektirdiği bazı şartlardan dolayı kendisi de kurgusal bazı vaka ve şahıslar eklemiştir. Olayların ve kahramanların oldukca olması, bazen ruhsal çözümlemeleri tamamlanmamış bıraksa da roman, hem roman türünün bir örneği olarak hem de toplumuna karşı bir yükümlülük taşıyan yaratı olarak kayda kıymet bir özellik taşımaktadır.7
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun romanı da Mehmet Niyazi’nin romanına paralel kaygılarla ve düşüncelerle kaleme alınmıştır. Sepetçioğlu eserindeki esas gayesini, ‘Bence mühim olan Çanakkale’ye gelenlerin gelmesi değildir. Onlar iyi mi olsa geleceklerdi. 1071 Ağustos’undan beri gelmeyi her fırsatta denediler. Çanakkale’ye 1914 ile beraber geldiler. Mühim olan onları Çanakkale’de durduran ruh idi… İşte bu, o ruhun destanıdır.’8 cümleleriyle dile getirir. O da uzun araştırmalarına dayandırdığı romanında zamanı, özüne uygun bir halde, belli bir edebî seviyede ve Çanakkale’nin ‘ruhunu’ aksettirecek mahiyette kurgulamayı başarmıştır. Sepetçioğlu, hacim itibariyle daha geniş bir yaratı yazmanın verdiği imkanla daha çok vakaya yer vermekte; bilhassa yan vakalarla bir tüm halinde muharebeyi ortaya koymaya iş yapmaktadır. Bu dere romanda tarihî gerçekliğe uygunluk şeklinde bir hassasiyetin varlığı kuvvetle hissedilmekle birlikte, kurgusal şahıslar ve vakalar Çanakkale Mahşeri’ne nazaran daha fazladır.
Netice olarak, tarih ile roman içinde, her ne kadar sınırları kolayca çizilemese de, sıkı bir ilişki vardır. Romancı için tarih, alınıp sorumsuzca harcanacak bir meta olmamalıdır. Tarih, toplumun kimliğinin bir parçasıdır; romancı zamanı kurgularken bu hususu sürekli olarak göz önünde bulundurmalıdır. Bu çerçevede tarihimizin binlerce romana kaynaklık edecek araç-gereç zenginliği taşımış olduğu, romancıya düşenin bu tarz şeyleri, güzel duyu bir çerçevede ve roman türünün gereklilikleri doğrultusunda işlemek olduğu bir gerçektir. Sadece bazı vakalar vardır ki bunlar, bilhassa işlenmeli ve yeni nesillerin bu olaylardan haberdar olması sağlanmalıdır. Bu olayların başta gelenlerinden biri, Çanakkale’dir. Hiçbir tarih kitabının Çanakkale muharebesini yeni nesle, iyi kaleme alınmış bir roman kadar anlatamayacağı muhakkaktır. Çanakklale’yi mevzu alan romanlardan bir kaçı dahi incelendiğinde bu husus, kolaylıkla görülebilmektedir.

admin

admin

Talebemektebi bir sevdanın hikayesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Translate »