İzmir, Göztepe, Karşıyaka’da gezilecek yerler

İzmir, Göztepe, Karşıyaka’da gezilecek yerler
Yazıyı beğendiyseniz lütfen Paylaşın


İzmir’e seyahat planlıyorsunuz ve İzmir’de gezilecek yerler, İzmir’de yapılacak şeyler neler diye merak ediyorsanız ayrıntılı İzmir gezi rehberini, Atlas Aralık 2019 arşivinden derledik… İşte Karşıyaka, Göztepe ve İzmir’de yapılabilecekler:

Antikçağlardan beri Akdeniz’in en önemli limanlarından biri, farklı dillerin, dinlerin, alışkanlıkların kaynaşıp benzersiz bir kent ve insan dokusu oluşturduğu devasa bir sahne… Körfez’in iki yakasında birbirini seyreden Göztepe ve Karşıyaka, futboldan günlük alışkanlıklara dek kendine has iki dünya yaratıyor ve birlikte farklı bir İzmir hikâyesi anlatıyor… 

Yazı: Serkan SEYMEN
Fotoğraf: Şahan NUHOĞLU

Ayniyle vaki… Akşam saati Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde -ki bir nevi İzmir’in İstiklal Caddesi sayılır- kafede oturan iki kişi sohbetteler. Kulak misafirliği gereksiz bir merakın değil, hafiften yüksek sesle konuşmalarının sonucu. “Ya benim de İzmirli damarım tuttu tabii!” diyor genç kadın. Etraflarındaki bütün masaların ister istemez hâkim olduğu detayların önemi yok, ama en kısasından özetlersek mevzu bir gönül meselesi, biraz baskıcı bir erkek arkadaş söz konusu. Karşısında oturan arkadaşı, “İzmirli damar”dan bahsederken girilen hafiften bitirim havadan pek hoşlanmışa benziyor, arkadaşının o cümleyi söylerken yaptığı el kol hareketlerini taklit ederek gülüyor epey. “Mahalle kızı” esprilerinin ardından soru geliyor: “Sen İzmir’in neresinde doğmuştun sahi?” Arkadaşının yanıtı gayet sakin: “Yok 16 yaşındaydım taşındığımızda, İzmir’de doğmadım ben.” Tahminen 30’lu yaşların hemen başında görünüyorlar. Demek ki hem doğal, hem de biraz övünç barındıran bir edayla sahiplenilen o “İzmirli” kimliğinin oluşması aşağı yukarı son 16 yıla ait.

BİR TATLININ PEŞİNDELER: İZMİR BOMBASI

Sohbetin geri kalanı nasıl seyretti bilinmez. Çünkü akşam vakti güneş batarken kalabalıklaşan caddeden gelen sesler insanı dışarı çağırıyor. Yol boyunca iki taraflı kafe, bar, lokanta, restoran, tatlıcı mebzul miktarda. Bir dükkândan çıkıp caddeye taşan ve uzayıp giden bir kuyruk var. Kuyrukta bekleyenler, henüz hayatlarında tek bir sefer bile check-up yaptırmamış, kan değerlerini kontrol ettirmemiş oldukları muhakkak bir yaş ortalamasına sahip. Muhteviyatı; top şeklinde, pudra şekeri kaplı, tereyağlı ince bir hamurun içine gizlenmiş akışkan kakaolu fındık kremasından müteşekkil bir tatlının peşindeler: Bomba. Yok, sıfat değil bu, sağlığı yerinde bir insanın insülin değerlerini zıplatacak kadar şeker yüklü tatlının ismi. Aslında geçmişi belki de on yılı bile bulmuyor bu tatlının. Ancak kısa sürede bir iptilaya dönüşmüş olması sebebiyle televizyonların gezgin yemek programları ve gazetelerin hafta sonu eklerinde verilen tarifler sayesinde çoktan geleneksel bir İzmir yiyeceği imajı yerleşmiş durumda. Aslında fazla da bir özelliği olmayan bu kalori bombasının mübadeleyle gelen Girit göçmenlerinin vazgeçilmezi diye bilindiği veya İzmirli Yahudilerin özel günlerinde yılda sadece birkaç kez yapıp dağıttığı yahut da İzmir’in Levantenlerinin bu kente ilk kez tanıttığı bir tatlı olduğu efsanesinin yayılıp herkesçe kabul görmesinin de eli kulağındadır muhtemelen. Çünkü İzmir biraz da böyle bir yer galiba.

İSTANBUL’A GÖRE BİR ŞEY EKSİK: TEMKİNLİLİK

Hikâyeler, efsaneler, ya da ülkenin diğer kısmından farklı bir geleneğin kökeni hakkında albenili bir izahat kolaylıkla kabulleniliyor olabilir. Üstelik tuhaf bir şekilde yolu bu şehirden hiç geçmemiş olanlar bu işte önceliği alıyorlar. Görünüşe göre halihazırda burada yaşayanlar da hemen “evet, kesinlikle öyle” demekten imtina etmiyorlar. Bomba kuyruğu hiç kısalmazken cadde üzerinde hünerini gösterip bozukluk kapmaya çalışan sokak müzisyenleri de adım başı yerli yerinde. Gürültüyse gürültü… İnsan kalabalığıysa insan kalabalığı. Hareketse hareket… Sanki İstanbul. Ancak gene de bu caddede o çağrıştırdığı İstanbul’a göre bir şey eksik: Temkinlilik… Onun eksikliği ister istemez belli oranda bir huzur duygusunu da beraberinde getiriyor. Çok da fark ettirmeden… Neredeyse son 20 yıldır ülke siyasetinden futbola, İzmir’in tuhaf bir yeri var tüm sohbetlerde. İşin ilginci bu kentle ilgili yargılar iki aşırı uç arasında salınıyor genelde. Ya bıkkınlık verici abartılı bir övgü, ya da insan aklını zorlayıcı bir tarafgirlik içinde tek boyutlu bir yergi. Hakikat hayatın birçok alanında olduğu gibi bu iki ucun orta noktasına yakın bir yerlerde olmalı muhtemelen. O halde en başa dönelim mi? İzmirli iki genç kadının kafede herkesi kulak misafiri kılarak yaptıkları o sohbete… “İzmirlilik” kimliğinde ve arkadaşına “biz buraya taşındığımızda 16 yaşındaydım” diyen kadının o cümlesinde ilginç istatistiki veriler gizli.

DÜNYANIN EN HIZLI BÜYÜYEN KENTLERİNDEN

Bugün İzmir’de yaşayanların yarıdan fazlası İzmir doğumlu değil. İzmir doğumlu olanların toplam nüfusa oranı yüzde 43 civarında. Geriye kalan yüzde 57’lik kesimin de yüzde 42’si Ege Bölgesi dışından başta Mardin, Kars, Erzurum ve Konya olmak üzere uzak illerden göç etmiş insanlardan oluşuyor. Geriye doğru gidersek; 1935’teki resmi verilere göre İzmir’de yaşayan İzmir doğumluların genel kent nüfusuna oranı yüzde 67’ydi. Daha yakın bir tarihe bakarsak henüz 2000 yılında bile kimliğinde doğum yeri olarak İzmir yazanlar kentin yüzde 52’sini oluşturuyordu. O halde şu soru kaçınılmaz hale geliyor. Keramet “İzmirli” diye yaratılan bir klişe tip ile değil de, bizzat şehrin, yani İzmir’in kendisiyle mi açıklanmalı? İzmirli akademisyen Prof. Melek Göregenli’nin uzun yıllardır sürdürdüğü ve zaman zaman basına da yansıyan araştırmalarına bakılırsa biraz öyle. Göregenli’nin Türkiye’nin en çok göç alan altı büyük şehrinde yaptığı saha araştırmalarının sonuçlarına göre göçmenlerin yaşamaktan en çok memnun olduğu ve geri dönmeyi istemediği şehir açık arayla İzmir. Rakamlar ve istatistiki verilerle vedalaşmadan önce çarpıcı son birkaç noktaya değinelim. Uluslararası raporlara yansıyan dikkat çekici bir gerçek var: İzmir 2011 yılında dünyanın en hızlı büyüyen kentleri sıralamasında dördüncü sırada yer aldı. 2014’te ise ikinciliğe yerleşti. 

Bütün bunların manası şu: Nüfusun gitgide artarak bugün dört buçuk milyona yaslanmış olması, konut kiralarının artış göstermesi, hızlı yapılaşma ve bir de trafik. Herkeste aynı yakınmaya denk gelmek olası: “İstanbullaşıyor muyuz?” Boş bir kaygı da sayılmaz. İstanbul’dan başka bir şehre göç edenlerin içinde İzmir’e yerleşenler 2010’da yüzde 5’i zor bulurken, 2018’de bu oran yüzde 15’e ulaşmış durumda. Son bir yıl içinde İstanbul’dan İzmir’e göç edenlerin sayısı 20 bine yaklaşmış görünüyor. Bu da son istatistiki verimiz olsun. Yüzyılların liman kentindeyiz sonuçta.

İZMİRLİLERİN GELENEKSELLEŞMİŞ KAHVALTISI: BOYOZ

İşi şimdi antikçağlara dek götürmeye gerek yok, ama son 300 sene bile, İzmir’in Akdeniz’de önemli bir ihraç limanı olarak önemli bir yer işgal ettiği, sayıları şimdi yok denilecek kadar azalmış olsa da Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusun yanına Levantenleri eklediği yıllar. Kırılma noktası 1922. Savaşın sonu, büyük bir yangın, göç edenler, mübadeleye tabi tutulanlar; yani bugün olduğu gibi gidenler ve gelenler. İzmirlilerin gelenekselleşmiş kahvaltısı boyoz belki de gidenlerin giderken her şeyi yanlarına alamadığının ve gelenlerin de beraberinde bir şeyler taşıdığının ve her şeyin bu karmaşadan doğduğunun kanıtı gibi. Boyoz bilmeyenlere küçük, yuvarlak, bir yetişkinin kahvaltıda doymak için asla bir taneyle yetinemeyeceği, yanında da illa ki haşlanmış yumurtanın tercih edildiği bir börek olarak tarif edilebilir. İşin lezzet kısmı ayrı, ama bu geleneksel hamur işinin tarihi İzmirli kimliğine dair bize hayli ipucu verebilir. Gastronomi alanında da araştırmaları ve kitaplarıyla bir uzman olan İzmirli Nejat Yentürk’e kulak verelim o halde. İzmir’de boyozun kökenini kime sorsanız size “Yahudi işi” olduğunu söyleyecektir. Bugün yaşını başını almış eski boyoz ustaları da illa ki bir Yahudi ustadan el almıştır. Ancak Yentürk başka bir noktaya temas ediyor. Geçmişi 500 küsur seneye dayanan ve İspanya’dan Osmanlı’ya sığınan Yahudilerin bir zamanlar beraberlerinde getirdikleri Endülüs katmerinin bugünün boyozuyla artık aynı şey olmadığını anlatıyor. Endülüs katmeri dinlenme ve ibadet günleri şabat için hazırlanan bir yiyecek olarak üretilirken zamanla herkesten ilgi gördükçe ticari amaçla da üretilmeye başlanıyor. Zaman geçiyor, devirler değişiyor ve azalan Yahudi nüfus karşısında Balkan göçmeni börek ustaları işe dahil olmaya başlıyor. Yahudi ustalarından işin sırrını öğrenirken onlar da ustalarına serpme denilen kendi hamur açma yöntemlerini gösteriyorlar. Bu aynı zamanda seri üretime daha yatkın bir yöntem olduğundan kabul görüyor ve yıllar içinde bugünün boyozuna da geliniyor. “Dolayısıyla” diyor Yentürk, “boyozu bugünkü haline getirenler sadece Yahudiler değil, Rumeli ve diğer yerlerden göç etmiş börek ustaları. Boyoz da Akdeniz’in göçler tarihini kendi üzerinden anlatmaya imkân veren özgün bir tarif, bir Akdeniz mirası ve bir İzmir böreğidir”.

STADYUMDAKİ TARİH

Bir şehrin yerel kültürüne bakmak için birinci durak mutfaksa, ikinci keşfedilecek yer stadyum olmalı herhalde. Hafta arası gayet şenlikli Alsancak caddelerinde tek tük de olsa formalı insanlar yürümekte. Formalar sarı-kırmızı; İzmir’in Süper Lig’deki tek temsilcisi Göztepe’nin renkleri. Çünkü bugün Yozgat Belediyespor ile Türkiye Kupası’nda oynanacak eleme maçı var. Alsancak’tan sırtı denize vererek içeriye doğru 15 dakikalık bir taksi yolculuğu bizi İzmir Atatürk Stadı’nın dibine kadar götürebilir. Geniş bir alanın ortasında heyula gibi yükselen bir beton yığını gibi duruyor stat. 1971 yılında o yıl İzmir’de yapılan Akdeniz Oyunları için hizmete açıldığında futbolun yanı sıra atletizm alanında da tüm Türkiye’nin en gelişmiş spor kompleksiydi. Uzun yıllar boyunca ülkenin en iyi çim sahası olduğu için milli maçlara da ev sahipliği yapmıştı. Koltuk düzenine geçildikten sonra kapasitesi 60 bine inse de, ilk yapıldığında 80 bin kişiydi ve Türkiye’de elektronik skorboarda sahip tek stadyumdu.

GÖZTEPE VE KARŞIYAKA MAÇINDA DÜNYADA GÖRÜLMEMİŞ REKOR

İzmir Atatürk Stadı’nın İzmirliler için en unutulmaz günüyse 16 Mayıs 1981. Çünkü o gün 80 bin kişilik stat tamamıyla dolmuştu. Ertesi gün Ege Bölgesi’nin yerel gazetesi Yeni Asır’ın birinci sayfa manşeti “Bir Top ve 80 Bin Âşık” diye atılmıştı. 1980 nüfus sayımına göre İzmir’in kent merkezi nüfusu 1 milyondu. Dolayısıyla kendisi olmasa bile herkesin en azından bir tanıdığı, ya da yakını o gün oradaydı. Ancak gazete haberlerine göre, gerçek biraz farklı, çünkü o günkü maçı 60 bin 15 seyirci, 8 milyon 654 bin 700 lira ödeyerek izlemişti. Bu sayı ikinci lig maçı için bir rekor. Bu maç ikinci ligdeki iki takım, Göztepe ve Karşıyaka arasında oynanmıştı ve bir ikinci lig maçında bu kadar seyirci dünya üzerinde bile rastlanılmış değildi. Doğruluğu yanlışlığı bir yana, bugün bile bunu hakikat olarak görmeyen birini bırakalım, yaşı tutup da “o gün orada değildim” diyen birine bile rastlamak pek olası değil. Peki sonuç ne olmuştu derseniz, maç golsüz sona ermişti. Ve 60 bini aşkın insan bugün pek hayal edilemeyecek bir şekilde hiçbir hırgür yaşanmadan evinin yolunu tutmuştu. Sonraki haftaysa ligin son karşılaşmaları oynanmış, Karşıyaka Bandırma deplasmanında berabere kalırken, İzmir’de Balıkesirspor’u deviren Göztepe averajla ipi göğüslemişti.

Stadyumun olduğu Mersinli bir zamanlar şehirlerarası otobüslerin son durağı, eski zamanların İstanbul’unun Topkapı’sı gibi bir yerdi. Şimdi deniz kıyısındaki hareketlilik ve ışıltıya uzak kalsa da, stadın çevresinde taraftarların toplanması için ideal mekânlar haddinden fazla. En popüleri olduğu önceden kulağımıza fısıldanmış olanında Alsancak’ın aksine kadın müşteri sayısında çok büyük bir düşüş olduğu göze çarpan ilk ayrıntı. İçeride iki trompet, bir saksofonun yanında boyuna asılı bir trampetle dörtlüyü tamamlamış bir orkestra var. Çaldıkları şarkı bir yerden hayli tanıdık. Grup Yorum’un şarkısı “Dağlara Gel Dağlara”. Ancak hep birlikte eşlik edilen sözler farklı: “Bazen cepte kalmadı hiç para / Aç kaldık deplasmanlarda / Bazen de gönül koydu manita / Uğraştık durduk kaç hafta / Her şeyden önce sevdik biz seni / Göztepemiz sen çok yaşa.”

TÜRKİYE’DE FUTBOLUN OYNANDIĞI İLK ŞEHİR İZMİR

Pek bilinmese de İzmir Türkiye’de futbolun ilk oynandığı şehirlerden biri. Cumhuriyet öncesi burada mukim İngilizlerin topa ayak vurduğu şehrimiz. Elbette Türklerin (ya da Müslümanların) kurduğu bir takımın İngilizleri dize getirdiğini anlatan meşhur “Zafere Kaçış” filmi senaryosu gibi efsaneler de mevcut. Hatta bu maçın yapıldığı ve o zamanlar İngiliz tüccarların gözde semti olan Bornova’da bunun anısına yapılmış bir heykel bile dikili. Maça girmek için hareketlenen bazı taraftarların üzerindeki tişörtlerde dikkat çekici bir ibare var: “Tam 35”. 35 İzmir’in plakası işin o kısmı anlaşılır, ama “tam” da nereden çıktı? Mesele Karşıyaka, ya da daha doğru ifadeyle Karşıyakalılıkla ilgili. İzmir’in plakası 35 olabilir ama Karşıyaka’nın gayrıresmi plakası 35,5. O halde maç saati geldiğinde Göztepelileri stada uğurlayıp, Alsancak Garı’ndan vagona atlayıp Karşıyaka’ya geçmenin tam sırası. 

İzmir bir demiryolu kenti. Bugün kentiçi raylı sistem uzunluğunda İstanbul ve Ankara’yı az farkla geride bırakıyor olması bir yana, İzmir demiryolu taşımacılığının Türkiye topraklarında ilk başladığı yer. Basmahane Garı’ndan ilk tren 1865 yılında yola çıktı. Temel amaç, İzmir Limanı’na incir, üzüm, pamuk ve boya sanayiinde hammadde olarak kullanılan meşe palamudu taşımaktı. Develerle uzun süren, daha zahmetli ve pahalı bu taşıma işi demiryolu sayesinde hızlanmıştı. O yılların Avrupa’sında İzmir denildiğinde akla gelen ilk şey Akdeniz’in sihirli meyvesi incirdi.

35,5 ESPRİSİNİN KAYNAĞI

Karşıyaka’da mekânlarda televizyonlar Göztepe’nin o sırada oynadığı maçı naklen veren kanallara ayarlanmış olsa da, pek ilgi gösteren yok. Özellikle de Göztepe kendisinden hayli zayıf rakibi karşısında golleri bulduktan sonra. Girilen her yerde küçük, ya da büyük bir Karşıyaka arması ya da flaması istisnasız asılı. Bu semt işte o üzerine çok konuşulan İzmirlilik mefhumunun kırılmaya uğradığı yer. Çünkü burada kimse İzmirli değil, herkes Karşıyakalı. İzmir sanki burunlarının dibindeki komşu bir il gibi. İstanbul’un plakası 34, İzmir’in 35. Karşıyaka kendine biraz farklı bir yer bulmuş; 35,5 esprisinin kaynağı bu.

Sahil boyunca geniş yeşil alanlar şezlongunu almış, sanki evinin terasında, balkonunda oturur gibi yiyip içen insanlarla dolu. Bir kent merkezinden ziyade küçük bir sayfiyenin ortasındaymış gibi her şey. İstanbul’dan farklı olan ne var derseniz, göze ilk çarpan eksiklik şu: Mangal dumanı hiç yok.

Tam karşıda körfezin diğer yakasında da şu anda aynı hayat yaşanıyor. Ama buradakilere sorarsanız orası ayrı bir şehir, hatta aynı dilin konuşulduğu farklı bir ülke. Memleket üzerinde yeteri kadar ciddisine sahipken insanın pek de ciddiye alamadığı tamamen tuhaf bir kimlik çatışması! Fakat siz yine de fazla hafife almayın, Karşıyaka çarşısına üzerinizde sarı kırmızı Göztepe formasıyla girmeyin. Körfezin diğer yakasına geçerken de yeşil kırmızı renklere sahip olmamaya özen gösterin. Tedbir iyidir!

Karşı kıyıda, 1925’te Göztepe kulübü kurulduğunda İzmir’in bugün halen varlığını sürdüren dört kulübü vardı. 1912’de kurulan Karşıyaka 13 yaşındaydı. 1914’te kurulan Altay’ın ardından 1923’te İzmirspor ve Altınordu sahalara adım atmıştı. Efendilik ve ağırlıklarıyla tanınan Alsancak’ın Altay’ının “35-35,5” kamplaşmasına cevabı “Gerçek 35”. Metin Oktay’ı yetiştiren ve İstanbul’un Kasımpaşa semtinin İzmir’deki karşılığı olan Eşrefpaşa’nın takımı İzmirspor ise “Harbi 35”i kendine slogan yapmış durumda. Altınordu’ya gelince… Son yıllarda kurduğu futbol okulları ve oyuncu yetiştirme yöntemleriyle dünya futbol basınında kendine dikkat çekici bir yer bulan kırmızı-lacivertlilerin “plaka kavgasında” hiç gözleri yok. Onların sloganı biraz uzun: “İyi birey, iyi vatandaş, iyi futbolcu.” En son geçen yılın Eylül ayında santrfor Hüseyin Atakan’ı üç maç kadro dışı bırakmaları spor basınında büyük yer bulmuştu. Kulüpten yapılan açıklamaya göre golcü oyuncunun hatası o hafta attığı bir golün ardından sevinç gösterisini rakip tribün önünde yaparak karşı tarafı rencide etmiş olmasıydı.

İzmir Körfezi’nin Güzelyalı semtinin Göztepe’yle futbol rekabetine dahil olduğunda yıl ise 1925’ti. Çok değil üç yıl öncesinde  Türk ordusu İzmir’e girdiğinde Mustafa Kemal Güzelyalı’da bir köşkün bahçesinde neredeyse bir ay boyunca söndürülemeyecek olan büyük yangından gökyüzüne yükselen dumanları seyretmişti. Üstelik hayatında önemli bir dönemecin başlangıcı olacak bir sohbetin eşliğinde.

İZMİR’İN KARANTİNA SEMTİ

Güzelyalı’dan meşhur tarihi Kemeraltı Çarşısı’nın da olduğu İzmir’in merkez üssü Konak’a doğru gelirken Güzelyalı’nın hemen dibinde Karantina semti var. 1846’da İzmir Limanı’na giren gemilerin veba, kolera gibi salgın hastalıklara karşı tam burada hastalık olup olmadığının anlaşılması için 40 gün bekletilmesine karar verilmiş, bir karantina binası inşa edilmiş. O dönemde semtte 517 ev olduğu da kayıtlara girmiş. Bölgenin nüfusu Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi olarak tamamen karışıkmış. Atila İlhan’ın şiirini okumadıysanız da belki Timur Selçuk tarafından bestelenen şarkısını dinlemişsinizdir. Hani “Bir gül takıp da sevdalı her gece saçlarına / Çıktı mı deprem sanırdın ‘Kara Kız’ kantosuna / Titreşir kadehler camlar kırılır alkışlardan / Muammer Bey’in gözdesi Karantinalı Despina…” diye başlar.

İzmir’in o dönemdeki en zengin ailelerinden biri ola  Uşakizadelerin oğlu Muammer Bey’in bu herkesin diline düşen yasak aşkı Yunan işgali başlayıp da sevgilisi Despina’nın kendisi yerine Yunanlı Albay Zafiru’yu tercih etmesiyle kırık bir aşk hikâyesine dönüşüvermiş. Muammer Bey’in ailesi taşradan bugün olduğu gibi geleceğini aramak için İzmir’e göç etmiş bir aileydi. İki bin develik taşıma kapasitesiyle Aydın’dan İzmir Limanı’na nakliye işi çok kazanç getirmişti kendileri ve 1860’da Göztepe’de bir köşk yaptırmışlardı kendilerine. Tuhaf bir tesadüf o dönemde demiryolu inşaatı da başlamıştı İzmir’de. Demiryolu Kasaba ve Aydın’a kadar uzandığında develere pek ihtiyaç kalmayacaktı. İngilizlere ortaklık teklif ettiler, ama reddedildiler. Sonrası develerle lokomotiflerin büyük rekabeti… Develer ikiye katlandı, 4 bin develik kapasite fiyat kırarak İngiliz demiryolu şirketiyle büyük bir ekonomik kavgaya girişti. Sonunda bu işin kazananı olmayacak diyen İngiliz şirket, Uşakizadelerle ortaklık anlaşmasını imzalamaya razı geldi.

Nazım Hikmet’in meşhur “Mavi Gözlü Dev” şiirinde “O mavi gözlü bir devdi / Minnacık bir kadın sevdi / Kadının hayali minnacık bir evdi / bahçesinde ebruli / hanımeli açan bir ev” diye tarif ettiği ev de Mustafa Kemal’in 1922 Eylül’ünde misafir olarak ağırlandığı Uşakizade Köşkü’ydü. Mustafa Kemal, eşi olacak Latife Hanım’la o günlerde bu evde tanışmıştı. 16 günlük misafirliğinin ardından Atatürk’ün yolu bu köşke 14 Ocak 1923’te Zübeyde Hanım’ın Uşakizadelerin Karşıyaka’daki çiftliklerinde vefat etmesinin ardından yeniden düşecekti. Ve bu kez 29 Ocak 1923 günü Göztepe’deki bu köşkte kıyılan nikâhla Latife Hanım’la dünya evine gireceklerdi. Latife Hanım’ın babası, Karantinalı Despina’nın aşığı Muammer Bey’in ta kendisiydi. Bugün İzmir’de iki Latife Hanım Köşkü var. Biri müze olarak ziyaret edilebilen Karşıyaka’daki. Göztepe’deki köşk ise bizzat hayatta olan Latife Hanım’dan kiralanarak 1951 yılından İzmir Özel Türk Koleji’ne dönüştürüldü, 2001 yılında da müzeye çevrildi. Hem Karşıyaka, hem de Güzelyalı sahilinde eski köşkler bir elin parmakları kadar artık. Yerlerinde apartmanlar yükseliyor. Göç aldıkça büyümesi gereken İzmir’de yeni bir ikilem var şimdi. Var olan kent yükseltilecek mi, yoksa yanlara ve geriye doğru mu genişleyecek? Şimdilik ikisi de oluyor gibi. 1922’deki yangının 100’üncü sene-i devriyesine az kaldı. Nüfus artarken İzmir topraklarına dahil olanları kendine benzetmekte yine mahir olabilecek mi? Bunlar şimdilik belirsiz. 

İZMİR ÖNERİLERİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir